17 Ocak 2009 Cumartesi

Jim ve Pam üzerinden elitizm: The Office

http://www.thebigbags.com/wp-content/uploads/2007/03/the-office-final-2.jpg

Bu yazı uzun süredir yazılacaklar listemde duruyordu. İki buçuk aydır erteliyorum. Neden bilmiyorum, ama bir türlü kelimelerimi toparlayamıyordum. Dikkat ettiyseniz hala toparlayamadığımdan mütevellit yazıya giriş için top çeviriyorum...

The Office, 2001'de İngiltere'de çekilmiş 12 bölümlük bir mini seri. Avrupa yapımlarını yeniden yapmak konusunda özel bir ilgiye sahip Los Angeles'lı arkadaşlar 2005 yılında buna da el atmışlar ve şimdiye kadar yaptıkları işler arasında en hayırlısını yapmışlar. Yeniden yapımlar arasında örnek gösterilebilecek bir kaliteye sahip olan bu dizi 5 sezondur Amerika'da çok seviliyor.

Intermission: Şimdi önümde iki seçenek var. Ya diziyi izleyenlere yönelik bir yazı yazıp hemen meramımı anlatıp bir iki resim bırakıp bitireceğim, ya da herkese yönelik başta karakterleri tanıtacağım(Gel de Michael ve Dwight'ı bir kaç cümleyle sınırla!) sonra anlatmak istediğim bölüme geçeceğim bir yazı yazacağım. Sanırım ikinci seçeneği, yani uzun bir yazıyı seçiyorum.

Dizi, New York'a iki saat uzaklıktaki Scranton kasabasında, Dunder Mifflin isimli bir kağıt üreticisi firmanın ofisinde, çalışanların çevresinde geçiyor. The Office'i farklı yapan en önemli unsur, dizinin hareketli kameralarla çekilmesi, karakterlerin kameradan haberdar olması hatta arada kendileriyle ropörtaj yapılması ve tabii ki bunlar olurken karakterlerin nerdeyse hiçbir zaman kameraya oynamaması(arada Dwight'in cin bakışları ve Jim'in "kopmak üzereyim" ifadeleri hariç). Yani ortada kameralar geziyor, reality show gibi, ama hiç bir zaman böyle bir hava verilmiyor. Karakterler kameraları ofisin birer parçası olarak görüp benimsiyorlar.

The Office'in kendisi hakkında karar veremediğim ve bu yazının konusu olan yanı ise, karakterlerin kültürel veya davranışsal şablonlara indirgemesi. Bazen "dizinin olayı bu" diyorum kendime, güzel yapıyorlar diyip seviniyorum, bazen de bu şablonların onların işini çok kolaylaştırdığını, kimse hakkında derine inmeleri gerekmediğini düşünüp kolaya kaçtıkları için kızıyorum Her karakteri bir iki cümleyle tanıtacağımız kısımda tekrar bahsedeceğim bu şablon ve kategorilerden. Önce Hafif siklet karakterlerle başlıyoruz.
Not: Jim ve Pam'i ayırmayacağım
http://blog.nj.com/alltv/2007/10/large_office-launch.jpg
Daryll: Teknik olarak ofisten sayılmaz, alttaki depoda çalışıyor. Kendisi, mavi yakalı, Afrikalı-Amerikalı, bundan artık utanç duymayan ve hatta yukarıdaki beyaz yakalı beyazları küçük gören işçi kontenjanını dolduruyor.

Toby ve Oscar: Bunlar ofisin kültürlü, Michael'a muhalefet yapmayı dahi zaman kaybı gören, işlerini iyi yapıp etliye sütlüye karışmayan iki çalışan. Ofisin gay kotası Oscar tarafından, boşanmış kotası ise Toby tarafından dolduruluyor.

Meredith: Alkolik ve en az kendisi kadar sorunlu çocuklar yetiştiren yalnız anne. Ayrıca, bütün kötü işler başına gelen karakter kontenjanı da kendisine ayrılmış.

Stanley: Ofisin orta yaşı geçince hayatın anlamını çözdüğünü sanan ve diğerleri ne yaparsa yapsın hiç bir şekilde umrunda olmayan ve olmayacak, kendisini bir tek kendisiyle ilgili şeyler ilgilendiren insanı. Öyle ki kendisi için hazırlanan sürpriz doğum günü partisine bile burun kıvırır. Favori kelimesi yeterincedir. Yeterince kültürlüdür, yeterince eğleniyordur...

Kevin: Şişman, yavaş ve duygusal olarak künt görünüp, aklının kirli şakalara nasıl da çalıştığı farkedilmesiyle ve The Scrantonicity isimli müzik grubuyla şaşırtan ters köşeye yatıran karakter.

Kelly: En bariz model budur. En sevdiği film Legally Blonde olup, sürekli paparrazi dergileri okuyan ve E! izleyen, ünlülerin nerede hacet giderdiğinden, ünlü çiftlere takılan Brangelina gibi iğrenç isimlere kadar herşeyi bilen, aslında sadece bu tür şeyleri bilen. Birini bulup hemen bağlanan yüzlerce taviz veren ve hayattaki tek amacı evlenip bir sürü çocuk yapmak olan genç kızdır, Kelly...

Creed: Bu ofisin karanlık yüzüdür, hakkında başka birşey yazılmayacak kadar gizemlidir.

Phyllis: Ofisin ezilen, dalga geçilen şişman forward teyzesiyken, son iki sezondur ezber bozmaya başlayanıdır.

Andy: Burada yapımcıların kafa karışıklığını görüyoruz, önce ikinci bir dwight yaratıp, bu ikisinin bir araya gelince dünyanın patlamasını falan beklediler. Sonra Andy'e kulvar değiştirdiler. Dwightlıktan çıkıp, gereksiz-aslında iyi niyetli ama- konuşunca ve hatta şarkı söylemeye başlayınca rahatsızlık veren insan haline getirdiler. Bir de süveterleri var tabi... Dwight'la savaşı elbette devam ediyor, ama artık amaç ofisin Dwight'i olmak değil.

Sıra ağır toplara geldi

Angela: Bu sarışın buz dağı hanımefendi ise, ofisin iyi hristiyan, ahlak timsali(!) ve panter emeli
kadrosunu doldurmakta. Angela'yı günahım kadar sevmiyorum, zaten yapımcılar da bunu provoke ediyorlar. Hani "herkesin sebepleri vardır, kimse gerçekten kötü değildir" derler. Ben Angela'nın sebebini öğrenemedim. Olayı nedir? Bilemedim. Zaten amaç bize Angela'yı aklamak değil, onu olduğu gibi kabullenip, ondan nefret etmemizi istiyorlar.

Ryan: Karanlıklar prensi. Ryan tam olarak Kelly'nin babası kendisine, neler hedefliyorsun hayatta? sorusunu sorduğunda şu cevabı veren insandır. "Bir X-Box almayı, biraz da seyahat etmeyi belki..." İlla şablon içine sokmak gerekecekse Ryan, hakim yapıldıktan sonra gidip
babasını asan çingenedir.
http://images.eonline.com/eol_images/Celebrities_Gallery/20070719/425.the.office.071907.jpg

Michael: Bu show'un en önemli adamıdır Michael Scott. Çevrenizde olmasına tahammül edemeyeceğiniz insanlar vardır, bir şekilde uzak durmaya çalışırsınız. İşte Michael Scott o insanın patronunuz olmuş halidir. Çevrenizde olmak zorundadır. Hatta siz onun çevresinde olmak durumundasınız. Yine de bu diziyi sadık bir şekilde takip eden kimsenin Micheal'dan gerçekten nefret edebileceğini sanmıyorum. Michael sadece saftır. Meredith'i saçlarından tutup rehabilitasyon merkezine götüren Michael ile, Jan'in sperm bankası aracığıyla hamile kaldığını öğrenip kendi çocuğuymuşcasına heyecanlanan Michael aynı kişi. Yöntemleri garip ve cehaletini gözler önüne seren cinsten olsa da tamamen iyi niyetli. Sadece kabullenilmek ve takdir edilmek istiyor bu yüzden Michael'den nefret eden zalimdir.
http://imagecache2.allposters.com/images/pic/TRND/FP8756~The-Office-Dwight-Posters.jpg
Dwight: Dwight görsel eğlence ürünleri içerisinde gördüğüm en ilginç ve orijinal karakterdir diyorum, başka da birşey diyemiyorum, zira bütün kelimeleri kifayetsiz bırakıyor...


Jim ve Pam:
"Eğlencelik filmlerdeki "İyi Kalpli" karakterlerimizin ezdiği diğer iyi kalpli karakterler.

Bir an onların yerinde olup anlamaya çalışmak istedim, tamamen iyi niyetle yaklaştığım biri tarafından "şimdi değil, Erdem", "artık devam edebilir miyiz, Erdem", "Oh, Erdem" gibi karşılıklar alırsam ne hissederdim. Bu şekilde devam etmemin motivasyonu ne olurdu, acaba hep böyle terslendiğimin farkında olur muydum? Yoksa "İyi kalpli" ana karaktere olan hayranlığım gözlerimi bu denli kör mü etmişti?

Çevredeki insanlara böyle davranırken nasıl "İyi kalpli" ana karakter olunurdu ki?"

http://blogs.nypost.com/popwrap/photos/Office.jpg
Uzun zaman önce yazdığım bir Deviantart Journal girdisinden bir parçayı aklıma getiriyor bu ikisi. The Office yapımcıları Jim ve Pam üzerinden elitizim yapmaktadırlar. Jim ve Pam asla olamayacağımız ve hep özendiklerimizdir. Ne çok agresif, ne de pısırık, bir şekilde o çevredeki herkesin saygısını kazanabilmiş, ortalama üzerinde bir güzelliğe sahip iki insan. Her zaman en iyi şakalar onların aklına gelir, ama birbirleri dışında kimseyle paylaşmazlar, kameraya anlamlı bakış atmakla yetinirler(Jim ağız kenarlarını aşağı çekerken, pam gözlerini olabildiğince açarak bakıyor),en sevdikleri film Legally blonde değil elbette Fargo'dur, onlara göre Dwight'a yapılacak her türlü şaka meşrudur, Michael kolayca kandırılabilecek biridir. Mevcut işleri için ikisi de fazlasıyla kalifiyedir. Öyle olsa da asla savsaklamazlar, ikisi de işlerini en iyi şekilde hallederler, bir gün bile sorun yaşamazlar. Kısaca Jim ve Pam asla olamayacaklarımızın toplamıdır.

Biz Jim ve Pam olamayız. Biz, izlediği filmlerdeki karakterleri taklit eden ve Özel ajan Michael Scott isimli bir senaryo yazan Michael, Bütün ofisçe boynuzlu olarak bellenen Andy, Jim ve Pam bir kaç sezon sonra birbirlerine kavuşsun da reyting hemen düşmesin amaçlı engel tahtaları, Roy ve Karen, Hiç bir zaman satılmayacak sabunlar tasarlayan Jan, Başka bir seçenek olmadığı için nefret ettiği birine mecbur kalan Ryan, kızı belki onu biraz daha sever diye bir oyuncak bebeğe 400 dolar ödeyen Toby olabiliriz. Asla Jim ve Pam olamayız. İşte bu yüzden aslında Michael Scott'un dizisi olması gereken The Office aslında Jim ve Pam'in dizisidir.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Geçmiş Zaman Blogu

Yine bir nostalji atağı geçiriyorum. Zaman zaman gelir bana böyle, hele bu son sıkıntılı dönemlerimde daha çok oluyor. 3 ay sonra gireceğim ve hayatıma kesinlikle yön verecek olan sınavı(TUS), bundan 7 yıl önceki büyük sınavla ilişkilendirdiğim zeminde yaşıyorum nostaljiyi... Tabii ki baş aktör Diyarbakır.

http://www.aksiyon.com.tr/fotograf/19335/5052601.jpg
Diyarbakır'ın şimdiki merkezi neresidir sorusuna cevap olacak noktanın fotoğrafı. Soldan Ekinciler caddesi, sağdan ise İstasyon caddesi geliyor

Geçen yazıların birinde bahsettiğim gibi 7 yıl oldu İzmir'e geleli, İzmir'in bir parçası olalı. Bu 7 yıl, hayatımın geri kalan kısmımı bu şehirde geçirmek isteyeceğim kadar sevdirdi İzmir'i bana, lakin bu 7 yılın öncesinde yaşanan neredeyse 18 yıl var ve o yıllar Diyarbakır'da yaşandı.

İzmir'e geldiğim ilk günden beri, onlarca insan tanıdım. Konu doğduğum ve büyüdüğüm şehre gelince hep aynı tepkiyle karşılaştım. Hiç benzemiyormuşum. Neye benzemediğimi anlayamadım. Bu tepkiye nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Sevinmem mi gerekiyordu, yoksa üzülmem mi? Ben hiç sevinemedim ama... Diyarbakırlılara değil kafalarındaki stereotiplere benzemiyordum, burası kesindi, ama neden benzemiyordum bunu anlayamıyordum.

Fiziksel görünümüm ve yörenin şivesine uzak olan telafuzum(ki Cem'in beğenmediği açık "-e"'lerim var ama konu dışı onlar) onların hak verilecek sebepleri olabilirdi. Yine de ben daha fazlası olduğuna inandım, zira hiç benzemediğimi belirten cümleleri aslında "o taraflıların" aslında sarışın ve renkli gözlü olduklarını belirten bir detaylandırma ibaresi izliyordu. Yani fiziksel görünüm kriteri geçersiz kalıyordu. Neyse lafı daha uzatmayayım sonra toparlaması zor oluyor.


Biraz önceki fotoğraftaki Ekinciler caddesi'nin gündüz ve yakından çekilmiş hali. Bu da "En işlek caddesi hangisidir?" sorusuna cevap olur

Demek istediğim, kafalarda öyle bir stereotip oluşmuştu ki, en açık fikirlisinden ve samimisinden en bağnazına kadar bir "onlar" fikri vardı kafalarda ve bizim,( yani "onlar"'ın) farklılığımız sadece ten rengi ve şivemizden ileri gelmiyordu. Onlar, kaçak elektirik kullanıyorlardı, bölücülük yapıyorlardı, herşeyi devletten bekliyorlardı ama götürülen yatırımlara burun kıvırıyorlardı, gönderilen öğretmeni ve doktoru öldürüyorlardı(!), büyük şehirlere gelip hırsızlık ve mafyalık yapıyorlardı ve ayrıca olanca çirkinlikleriyle göz zevkini bozuyorlardı, onlarca çocuk yapıyorlardı ve en önemlisi cahildiler(hatta ünlü düşünür mankenlerimizden birine göre ter kokuyorlardı. Bir diğeri ise dağlılıkla ilişkilendirmişti onları yakın bir zamanda)

Ne sarışınlığım, ne şivemdi hiç benzemememin sebebi. yukarıdaki "onlar" tanımına uymuyordum. En önemlisi cahil değildim. En yakın arkadaşlarım dahi bu sınıflamayı yapıyordu bazen. Gezdiğim gördüğüm yerleri, sevdiğim yönetmenleri, kimsenin bilmediği ve sevdiğim müzik gruplarını anlattığımda, kısacası ne zaman entellektüelite temaslı konulara girsem verilen tepkilerin başına "adam Diyarbakır'lı ama..." ifadesi konurdu. Bunu muhtemelen beni övmek ve bana iltifat etmek için, son derece iyi niyetli; kendimi nasıl güzel yetiştirip "onlar"'ın içine girmediğim için söylüyorlardı.

Ben hiç bir zaman sevinemedim, çünkü beni içine sokmadıkları güruh, yani "onlar", benim halamdı, babaannemdi, komşumdu, üniversiteyi kazanamayıp esnaflığa başlayan arkadaşımdı, belki annem ve babamdı. 18 yılımı geçirdiğim, 3 yıldır görmediğim şehrin hepsini yerin dibine sokarak yüceltilmek takdir edersiniz ki pek sevinilecek bir durum değil.


Meşhur sanat sokağı, şimdi nasıl olmuştur merak ediyorum. 3 yıl önce yüzde yetmişi cafe olmuştu. Şimdi tamamı öyledir herhalde... En ileride görünen yer o zamanki evim

Yine de bu tanışmalar ve şaşırmalarla geçen yıllar boyunca, hiç bir zaman doğduğum şehire veya etnik kökenime dair bir ayrımcılıkla karşılaşmadım. Bilmiyorum, belki ya hep bana doğru insanlar denk geldi, ya da bu potansiyeli taşıyan insanlardan hep uzak durdum. Netice itibariyle kimse kuyruğum olup olmadığını merak etmedi. Dediğim gibi çevrem iyi niyetli insanlarla doluydu. Yine de bazen değişik reflekslerle de karşılaşmadım değil. Eski kız arkadaşlarımdan birinin sınav dönemi kesmediğim sakalları görünce böyle Kürtlere benzediğimi söylediği, yakın arkadaşlarımın, benim yanımda, bazen sevmedikleri insanlar hakkında konuşurken "x böyle böyle yapıyor, tam kürt..." gibi ifadeleri kullandıkları oldu, ama ben bunlara hep güldüm geçtim, üzerinde konuşmaya değer bulmadım. Konuşmadım da. Nasıl olsa hiç benzemiyordum "onlara".
-Kimlere?
-Kü.. ıhmps yani Diyarbakırlılara...

Güya Diyarbakır'daki son senemdeki ÖSS stresiyle şimdiki TUS stresini ilişkilendirdiğim bir nostalji içerisinde, Diyarbakır'ın sevdiğim sokaklarını tasvir edecektim. Mehmet Sabri Güzel İlkokulu'nun arkasındaki evimden, Elazığ caddesi üzerinden Diyar Galeria'ya gidişlerimi, o yol üzerindeki sağdan ikinci caddeyi ne kadar sevdiğimi; sonra Rızvan Ağa Parkı'nı geçip Sanat Sokağı'na girdikten sonra ikinci-yeşil olan- apartmanın önünde hep durakladığımı, devam edip çok sevdiğim Ekinciler caddesine çıktığımı, hatta yetinmeyip Kütüphane Sokağı yoluyla İstasyon Caddesi, ardından Gevran caddesi yönüyle çizdiğim kare şeklindeki amaçsız yürüyüş rotamı; İçofis ve sıva üzerine yıllarca binen kalorifer ve soba bacalarının kurumuyla koyu gri rengini almış, 70' ve 80' model binalarını ne kadar sevdiğimi anlatacaktım. Belki Lise caddesi ve Ali Emiri sokaklardan da bahsederdim...

Olmadı, bir dahaki sefere belki...

4 Ocak 2009 Pazar

The Venus Project: Öyle mi Bay Fresco?



"The Venus Project presents a bold, new direction for humanity that entails nothing less than the total redesign of our culture. There are many people today who are concerned with the serious problems that face our modern society: unemployment, violent crime, replacement of humans by technology, over-population and a decline in the Earth's ecosystems. As you will see, The Venus Project is dedicated to confronting all of these problems by actively engaging in the research, development, and application of workable solutions. Through the use of innovative approaches to social awareness, educational incentives, and the consistent application of the best that science and technology can offer directly to the social system, The Venus Project offers a comprehensive plan for social reclamation in which human beings, technology, and nature will be able to coexist in a long-term, sustainable state of dynamic equilibrium."


Daha önce bir kaç yerde bahsedildiğini duyup, detaylıca neden bahsettiğini bilmediğim bir projeydi The Venus Project. Geçen gün izlediğim Zeitgeist Addendum'da kendisine yer vermeleriyle hakkında nihayet birşeyler öğrenme şansına eriştim.

The Venus Project, kendini futurist olarak tanımlayan(ki resmi bir üniversite eğitimi yok) Jacque Fresco ile eski bir ressam olan Roxanne Meadows'un 70'lerin ortalarından beri üzerlerinde çalıştıkları ve 95 yılında şirketleşen(!) bir proje. Başlıktan, bu projeye laflar hazırladığımı anlamışsınızdır.

Projenin beyni Bay Fresco, dünyadaki mevcut parasal sistemin, bu sisteme hükmeden zengin elitler dışında kimseye yararı olmadığını, aksine bu elitlerin dünya üzerindeki menfaatleri uğruna milyonlarca insanın çıkan savaşlarda öldüğünü ya da o köleleştirildiğini savunuyor. Mevcut sistemin insanların refahını ve sağlığını düşünmediğini, çünkü rekabet üzerine kurulan bu sistemin tek motivasyonunun "kar" olduğunu bu yüzden bu sistemi ilerletmek için mevcut olan bütün kaynakların, bu kar marjını yükseltmek amacıyla kullanıldığını ekliyor ve ortaya alternatifini sunuyor: Kaynak bazlı ekonomi.

Bu sistem, parayı reddeden bir sistem. çünkü dünya üzerindeki bütün kaynakların ve teknolojinin insanlığın bütün ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacağını savunuyor. Enerji üretimi için uğruna savaşlar yapılan fosil yakıtlar yerine, sonsuz ve yenilenebilir olduğunu savunduğu jeotermal, güneş ve rüzgar enerjisi gibi doğal enerjilere yönelerek, hem hiç bir bedel ödemeden ve savaş yapılmadan insanlığın en büyük problemlerinden biri olan enerji probleminin çözüleceğini hem de bu sayede yaratılan kaynaklar ile insanın temel ihtiyaçları olan, barınma, sağlık, beslenme ve eğitimin fazlasıyla karşılanacağını söylüyor. Bu esnada sadece insanoğlunun ihtiyaçlarına hizmet etmeye yönlendirilen teknolojiyle tıpta, tarımda, ulaşımda büyük ilerleme sağlanacağını ve en önemlisi zamanla tüm üretimin ve tüm aktivitelerin otomasyona geçeceğini yani bilgisayarlar tarafından kontol edileceğini dolayısıyla insanın artık çalışması bile gerekmeyeceğini öngörüyor.

Yani özetle zengin şirketler ve onların sahipleri elitler olmayacak, hatta şirketler olmayacak, para olmayacak ve dünyanın bütün kaynakları kimsenin, hiç bir elitin kar gütmeyeceği bir şekilde insanoğlunun refahı için kullanılacak. Böylece hiç bir orduya, hiç bir silaha hatta hiçbir ülkeye gerek kalmayacak çünkü zamanla dünya birleşecek; hiç bir mahkemeye gerek kalmayacak, çünkü rekabet ve suçların işlenmesinin en büyük sebebi olan "para" ortadan kalktığı için kimse suç işlemeyecek. Hatta hazır uçuk kısımlara girdik şununla noktalayayım: hiç bir yöneticiye, politikacıya, hükümete gerek kalmayacak çünkü devlet siberleştirilecek ve bütün hizmetler birbirine bağlanan bilgisayarlar tarafından verilecek. e-devlet.gov.tr gibi yani(!)

Pek muhterem Bay Fresco ve Bayan Meadows, böyle bir sistemde insanın huzurlu ve sonsuza kadar suçtan, kişisel hırslardan arınmış bir şekilde, suç işlemeden ve savaş çıkarmadan mutlu yaşayacağını savunuyorlar. Onlara göre insan doğası diye bir şey yok! İnsan davranışı var! Yani böyle bir sistemin yarattığı huzurlu çevrede yetişen ve eğitilen insanoğlu'nun hiç bir zaman suç işlemeyeceğini, kişisel hırslara sahip olmadan mevcut harmoniyi devam ettirmek için çabalayacağını, yalan söylemeyeceğini, iki yüzlülük yapmayacağını üstüne üstlük rekabet ortamının kaybolmasına rağmen rahata alışmadan, obezleşmeden, yan gelip yatmadan(burada kimsenin çalışması gerekmeyeceğini savunduklarını hatırlatmak isterim) gelişmeye, yeni şeyler icat etmeye gerek duyacaklarını savunuyorlar. Öyle değil mi, Bay Fresco?

Cevap gelemeyecek olsa dahi bazı soruları sorarak bitirmek istiyorum. İnsanın egosunu, kişisel hırslarını nasıl bu kadar çabuk geçebiliyorsunuz? İnsan faktörünün bu kadar az ciddiye alınması nasıl bir güven ürünüdür? Yani para ve rekabet bitince insanın bütün kişisel hırslarının da biteceğini mi düşünüyorsunuz? En basitinden karşı komşusunu daha güzel, daha çok kabul görülen bir zekaya sahip ve daha çok seviliyor diye öldüren adamın motivasyonunu neye bağlayacaksınız? Para faktörü gitmişti hani? Yasak ilişki yaşadığı sevgilisiyle plan yapıp kocasını öldüren kadın ne olacak? Mahkeme, yargıçlar...? Tecavüz ettiği kızı öldürüp o mükemmel planlanan şehirlerdeki kanalizasyona atan sapık? Yüzde yüz sağlık hizmeti sunmak bu adamı rehabilite edebilecek mi? Dinsel bir mitoloji dahi olsa "ilk cinayet" diye bir hikayenin varlığından haberdar mısınız?

İnsan faktörü o kadar küçük mü, Bay Fresco?

Bir dipnot: Parasal sistemi kaldırmaya yönelik bir proje olan The venus project'i anlatan 4 kitap ve iki dvd'lik kütüphane setini, sitenin anasayfasından sadece 138 dolara sipariş edebiliyorsunuz