29 Nisan 2012 Pazar

Tüberküloz


...devam etmeden önce biraz önce yaptığım eylemi düşündüm. Elimdeki sigaradan uzunca bir nefes çekmiştim. Yaşım 30'a yaklaşıyordu ve ben yeni yeni sigara içiyordum. Sigara içtiğim her an aslında sigara değil de djarum içtiğimi düşünerek kendimi kandırıyordum. Demek insanlar sigaraya böyle başlıyorlardı. Bir süre boşluğa baktıktan sonra konuşmaya başladım.

"Aslında bu tüberküloz hastalığı gibi. Tüberküloz bakterisi de akciğere girdikten sonra vücut kendini korumak adına, akciğerde tutulan yerin çevresine duvarlar örer. Aslında o hastalık hep oradadır, vücut onu yenemez, bağışıklık sistemimiz onu yok edemez, onun yerine çevresini dokularla kaplar ki, başka bir yere yayılmasın. O duvarlar içinde dahi bazen bu hastalık alevlenir, belirli aralıklarla orada olduğunu belli eder. Adeta kendini unutturmak istemez. Üzerinden dekatlar geçse dahi çekilen bütün röntgen filmlerinde o odak görülür. Kimin, zamanında zamanında bu ince hastalığa yakalandığı belli olur.

Aslında benimkisi de böyle. Çok erkenden, kendimi savunmayı bilemezken edindiğim yaşadığım bu hayalırıklığı bünyemde aynı etkiyi yarattı. Bu reddedilmeyi yenemedim. Bünyem, onu yok etmek yerine çevresine duvarlar örerek hapsetti. Arada bu duvarlara rağmen O'nun orada olduğunu hissederek acı çekiyorum. Üzerinden yıllar, on yıllar dahi geçse de içime bakan biri bendeki o hastalıklı odağı her zaman görecektir. Ben de buna sahip olduğumu bilerek yaşamaya devam edeceğim. Daha önce çimentodaki izler örneğini vererek anlatmıştım. O çimento beni meydana getirirken bu izler oluştu ve kuruduktan sonra artık yapacak bir şey kalmadı."

Büyük bir ciddiyetle anlattıklarımı dinledi. Beni anlıyordu. Benim kim olduğumu biliyordu. Birbirimizin neler istediğini biliyorduk ve bu istediklerimiz uyuşana dek görüşmeye devam edecektik. Elbette bir gün, artık isteklerimiz uyuşmamaya başladı.

Bu hep olurdu, bir daha olmaması için de bir sebep yoktu...

26 Nisan 2012 Perşembe

October Swimmer Köklere Dönüş: Diyarbakır

20-23/04/2012, Diyarbakır

Hastaneden kaçarcasına havaalanına gittim. Uçaktan indiğimde saat 7'yi geçiyordu ve ben neredeyse 3 yıl sonra tekrar Diyarbakır'a dönmüştüm. Ablam ve küçük yeğenim beni havaalanından aldıktan sonra 4 gün sonra aynı yerden çıkmak üzere şehrin içine daldık.

Diyarbakır'a en son 2009 yılında, Ergani'nin bereketli köyündeki 3 aylık mecburi hizmetim için gitmiştim. İzmir'e ihtisas için geri döndüğümden beri şehrim orada, uzaktaki memleketim olmaya geri dönmüştü. İki gün arayı kapatmakla, Bir yıla yakın bir süredir tekrar oraya yerleşen Kirve'yle vakit geçirmekle geçti. Elbette 3 yıl önce müdavimi olduğumuz Beyaz Kafe'yi de unutmadık. Üçüncü gün ise İzmir'de müdavimi olduğumuz mekanın artık arkadaşımız haline gelen sahibi Okan ve eşi Aylin'e Diyarbakır'ı gezdirmekle geçti Hatta araya ufak bir Mardin gezisi bile sıkıştırdık.



Elbette işin lezzet turizmi kısmı da var. Bu kısım aklında kalsın sevgili okur, yarın yolun düşerse işine yarar. Diyarbakır'a gidersen, Postane arkasında ciğer kebabıyla kahvaltı yap. Başka günün varsa öbür kahvaltını da Hasanpaşa hanında Mustafa ya da Kadri'nin yerine saklarsın. Öğlen yemeği için mutlaka Buket Lahmacun'a git. Hayatındaki en iyi lahmacunun yanında mevsimi de gelmişe koyun yoğurdundan ayranı içmeyi unutma. Üstüne elbette Sanat sokağında Beyaz Kafe'ye uğrayıp kaçak çayını içececeksin. Nargile seviyorsan oradaki çocuklardan Mehmet ya da Emre'ye selamımızı söyle sana özel karışımlı nargileden hazırlasınlar. Akşam yemeği için seçeneklerin çok, ister Özler et lokantasına gidersin ara sıcakları mükemmeldir, servisin hızından başın dönebilir ama... Daha şık bir yer diyorsan Keyf-i Kebap'ı da seçebilirsin verdiğin paraya değer, ya da dicle nehri kıyısında on gözlü köprüye, kırklar dağına bakarak bir akşam yemeği yemek, yanında da rakı içmek istersen Erdebil Köşkü'nü seçmelisin. Gün batımını kaçırma ama... Gece otantik bir atmosfer, güzel müzikler ve içebileceğin en doğal şarap olan Süryani şarabı istiyorsan tarihi Sülüklü Han'da bir kaç saat geçirebilirsin. Hala yerin varsa Levent ya da Sıtkı ustadan künefeyle günü sonlandırırsan o zaman Diyarbakır'ın hakkını vermişsindir derim.

Herkesin ismimi bildiği şehre geri dönmek iyi geldi. Üç yıl önceki, üç aylık dönemi saymazsak 10 yıldır ayrıyım memleketimden ve bu 10 yıl içindeki küçük ziyaretlerden hiçbirinde bu seferki kadar özlediğimi hissetmedim. Hiç bu kadar ait olmadım bu dönüşlerin hiç birinde. Dönmeden bir kaç saat önce nargilemi içip sanat sokağını izlerken, temelli orada kalmak istedim. 

İzmir'deki son yılıma girdiğimden artık ayrılık fikrine alıştım. 10 yılımı verdiğim, içinde ben olduğum, kendimi tanıdığım bu şehirden ayrılmak çok zor. Neticede henüz 18'ime girmeden, bir çocuk olarak geldiğim bu şehirden, bir adam olarak ayrılacağım. Zaten ayrılık benim seçimim de değil, önümde yaklaşık iki yıllık bir mecburi hizmet daha var. Bu mecburiyet neden Diyarbakır olmasın? O mecburi hizmetten sonra Türkiye'nin batısındaki hayatımı sonlandırıp asıl ait olduğum yere neden yerleşmeyeyim ki sevgili okur?

18 Nisan 2012 Çarşamba

Sen öldün ya, şimdi ne söylesek boş


Bizim yaşlarımızda, ihtisasını yeni bitirmiş, mecburi hizmetini yapıyordu. 80 küsür yaşında, bıraksa çok yaşamayacak akciğer kanseri hastasını ameliyat etmiş. Bir şeyler yapmaya, kurtarmaya çalışmış ama kaybetmiş. Ardından hastanın 17 yaşındaki torunu tarafından takibe alınmış. Hastaların ortasında, hastanenin içinde bıçaklanarak öldürülmüş... Geriye hamile bir eş, yaşanamamış bir hayat bırakmış.

O, gününü planlarken, bir sonraki ameliyatını düşünürken, belki de doğacak çocuğuyla ilgili hayaller kurarken, populist sağlık politikaları tarafından fişeklenen 17 yaşındaki bir katil onu nasıl öldüreceğini planlıyordu ve ne yazık ki hiç bir güvenliği olmayan hastane bu cinayet için en uygun yerdi. Nasıl olduğunu anlamadan kanlar içinde kaldı...

Çocuğunun doğumunu, ilk adımlarını, okula gidişini, mezun oluşunu, aşık oluşunu... hiç bir şeyi göremeyecek. Ardından gözyaşı döken eşi ve ailesini, öfkelenip meydanlara doluşan bizleri bıraktı, ama biz ne yaparsak yapalım hiç bir şey değişmeyecek. Bu olay üzerine bundan sonra hiç bir doktor şiddete uğramayacak bile olsa o gitti. Öldüğüyle kaldı. Unutulduğuyla kalacak.

Bugün biz onun için toplandık. Yarın onun için iş bırakıyoruz. Ne var ki bu onun 17 yaşındaki bir psikopatın 6 bıçak darbesiyle alınan hayatını geri getirmeyecek.