18 Ekim 2009 Pazar

Ekose'ye hayır!




Trendleri belirleyen insanları anlayamıyorum. Ne gerek vardı şimdi 10 yıl öncesine gitmenin. Zaten zorla insanların aklından ekose gömleği silmişken bizi 10 yıl geriye götürdüler. Yazıklar olsun! Hayır bir de tüm mağazalar/markalar o kadar benimsemiş ki, vitrindekilerin yüzde seksenini ekoseler kaplayınca senin alışveriş seçeneğin yüzde yirmiyle sınırlı kalıyor. Gelin birlik olalım ve Masa örtüsü gibi gezmeyelim! Bu sadece bizim elimizde, sokaklarda gezen son ekose gömlekli temizleninceye kadar bize rahat yok.

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgGUlpwhNOWC_WnMYhI8KVdtLmCqqygsieFz5OVn-lZ_gp4O0SuqUMm8gZGrkK_YLOege3BrAukQrg89VF9B8uxb08scH-IzwwGlIE7ZRfd8Lf-W3vo5wzRqJEDOkCw2yUsId2qx8HFNasZ/s400/NotHalfPlaid.jpg
Ekose gömlekle ancak bu kadar çekici olabilirsiniz.

Yani olmuyor, olmuyor istesemde

http://www.ahirdagemlak.com/images/home_1_00.jpg

...Birasından bir yudum aldı. "Eğer sen bir evsen, evet ben o eve girebiliyorum ama içindeki odaların hepsinin kapısını çalmam gerekiyor, öylece dalamıyorum. Evet yeterince sabredersem, o kapıyı açıyorsun ama bunu kendin açman gerekiyor, sen açmadan girersem bazen aşırı tepkiler veriyorsun" dedi. Düşündüm, metaforu sevdim, hak da verdim ona.

"Ama emin ol sen ve Yiğit kendimi en fazla açtığım insanlarsınız. Daha fazlasını yapamıyorum çoğu zaman. Bilmiyorum kişilikle ilgili bu, bazen size bile içimdekileri dökebilmek için çok birikmesi gerekiyor, artık içimde tutamayacağım zaman anca anlatabiliyorum." Metafordan devam ettim. "Belki romantik ilişkilerde işlerin yolunda gitmemesinin sebebi bu. Evet, siz o evin içine girebiliyorsunuz ama birlikte olduğum insan o eve giremiyor. Nedense izin vermiyorum. Sadece bahçeyle yetiniyor. Bahçeyi görüyor, evin dış cephesinin boyasını görüyor... Bunlara olan ilgisini kaybettikten sonra ister istemez evin içindekileri merak ediyor, eve girmeye çalışıyor. Ama ne perdeleri açıyorum ne de kapıyı aralıyorum. Öylece bitiyor ilişki."

"Çarpık bir tasvir gibi görünse de hayatımdaki insanları koyduğum katmanlar var. Büyük çemberden küçük çembere doğru giden iç içe girmiş çemberlerin oluşturduğu katmanlar. En içtekinde siz ve ailem var, sonrası azalan samimiyete göre dışa doğru gidiyor. Kimse olduğu katmanı değiştirmemeli çünkü sonu -tecrübeyle sabittir-hayalkırıklığıyla bitiyor. Her katman beni, onlara kendimi tanıttığım kadarıyla biliyor. Daha fazla açılmıyorum, daha fazlasına da gerek yok. Dolayısıyla beni en çok tanıyan da siz oluyorsunuz."

Uzun bir sessizlik oldu, sonra konu değişti. Alsancak'ta takılmaya devam edip etmeyeceğimizi konuşmaya başladık...

4 Ekim 2009 Pazar

Güncellemeler 11: Bang bang down on the piano 'til I smash the keys

Bu da biraz önce kliniğin balkonundan, kliniğin nerden baksan 10 yıllık nikon coolpix 4500 marka makinesiyle çektiğim nadide İzmir manzarası
**Ekim geldi. Ne Eylül'ün yazdan kalan şımarıklığı, ne de Kasım'ın kışa bakan karamsarlığı var Ekim'de. Son baharı en efendice yaşayacağınız ay Ekim. O yüzden giyin uzun kollularınızı, akşam çıkarken de ceket alın yanınıza, yılın en sevdiğim ayı bu, gelecek seneye kadar yok, tadını çıkarın.

**Neler oldu? 2 ay oldu nerdeyse işe başlayalı, artık yaptığım işi yadırgamıyorum. Henüz sadece iki ay olmasına rağmen acil şartlarda gelip de müdahale edemeyeceğim çok az şey olduğunu biliyorum. Bu bağlamda zaten bu ay refakat nöbetlerim bitiyor, kasımdan itibaren acile çekmezlerse tek başıma nöbet tutmaya başlayacağım. Böylece daha önce de belirttiğim gibi nöbet sayım düşecek ve daha rahat bi yaşantım olacak.


**Nöbet sayımın düşmesiyle belki çöken sosyal hayatımı da kurtarabilirim. Belki çalışma tempomdan değildir, ama sanki iş hayatıyla beraber artık eskisi kadar eğlenemediğimi düşünüyorum. Bunun yanısıra Yiğit'in artık Ankara'da yaşıyor olması, Nefize'nin ise artık arabayla 5 dk uzaklıkta olmadığı gerçeği de etkilidir belki bu duruma. Bilmiyorum, sadece nöbetim olmadığı günler yapılabilecek her şeyi yapmama rağmen keyif alamıyorum.


**Ne yapıyorum? Alsancağa gidiyorum. Ders çalışırken haftada bir gün gittiğimden özel ve keyifli bir aktivite olan Gazi Kadınlar, Muzaffer İzgü ve Can Yücel sokaklarında sürtme aktivitesi, şimdi haftada bir kaç gün gittiğimden son derece sıradan gelmeye başladı. Ayrıca artık o sokaklar da orada oturan insanlar da yabancı geliyor, eskiden mutlaka bir aşinalık vardı, yürürken en az iki tanıdık görürdük ama şimdi sanki İzmir tamamen çehre değiştiriyor. Sanırım bazı günler evde kalmalı ya da KAsım'dan sonra kendime bir kaç hobi edinmeliyim.


**10 yıl sonra tekrar saat takmaya başladım. Babama '70 yılında hediye olarak gelen ve yeni eve taşınırken ortaya çıkan saat olmazsa takmazdım da. Tamiri ve kayışı için parça gelmesini bir ay bekledim, yaptığım masraf neredeyse yeni bir saat fiyatına denk geldi. O yüzden hevesli ayrıca umutluyum bu antikalığa yaklaşan saatten. İleride bir gün bir çocuğum falan olursa, o taksın isterim(Böyle konuşmalar da yapmaya başladığıma göre, yaşlanıyorum sanırım:) Eski şeyleri seviyorum. Robert Browning'ten geliyor: "One taste of the old time sets all to rights"


**Dün evden çıkarken 7 yıl önce buraya gelen, yurtta kalan, siyah giyip Nirvana ile melankoli yapan çocuğu düşündüm. Zaman çok çabuk geçiyor bunun farkına vardım. İyi ki de geçmiş dedim sonra.


**Çalışmak, kendi paranı kazanmak, iyi bir alım gücünün olması güzel şey de, alınacak şeyler de bitmiyor yahu. LCD televizyon, playstation, piyano, bir de hiç bitmeyen giyim alışverişi... Hayır, hadi hepsini aldın. Ne ara ilgileneceksin/oynayacaksın?...

29 Eylül 2009 Salı

De-persona-lizasyon

http://www.migraine-aura.org/site/content/e27891/e27265/e45446/e54516/e60702/ohCRICKETS_dpdrpaintmk9_en.jpg

...daha önceleri her santimini benliğimde hissederken, şimdi gezdiğim sokaklar yabancılaşmıştı. Yüzler de öyle... Hikayeleri belirsizdi, dünyaları farklı. Kendime ait hissettiğim, oturunca burası benim dediğim her mekan artık benim değildi. Nedense daha önce onlarca kez oturduğum sandalyelerde ilk defa oturmuşcasına etrafı izliyordum. Bütün yüzler yeniydi. Masada konuşulanlar ilgimi çekmiyordu. Masadakiler de. Sadece oradan uzaklaşmak istedim. Eve kapanıp, gece uyuyana kadar hiç bir şey yapmamak.

Yeni hayat, öncekilere de reset atmaktı belki, belki de eskiden bir bonus olan, özel olan şeyleri yapmak bu kadar yabancılaştırdı herşeye.

Mutsuz değildim, sadece çözmeye çalışıyordum bu değişimin sebebini. Beni ben yapan her şey gitmişti sanki. Depresyonlarım, sonu hep zararla biten garip inatlarım, melankoli arayışım, bana sırf kendimi iyi hissetireceği duygusuyla yanlış insanlara yaklaşma huyum, ergenlik travmalarım... hepsi gitmişti. Elime kağıt kalem alıp analiz etsem kağıt üzerinde tamamen karlı durumdaydım.

Dediğim gibi şikayet etmiyordum, sadece merak ediyordum. Acaba boş bir kağıt haline mi gelmiştim hayatımdaki büyük değişimlerden sonra? O kağıt nelerle dolacaktı. Beni rahatsız eden ve şimdi gittikten sonra değişik bir hissizlik hali veren huylarımın yerine yeni ve en az eskileri kadar can sıkıcı huylar mı gelecekti, yoksa bu durum sadece geçici miydi? Acaba memnuniyet hissinden mi kıllanıyordum sadece?

İnan ben de bilmiyordum cevabını, sanırım bekleyip görecektim.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Güncellemeler 10: Gregor Samsa

http://chasness.files.wordpress.com/2008/10/choke.jpg
**Diyarbakır'da çalıştığım 75 gün hiç birşeymiş. Asıl çalışma her gün düzenli mesai saatleri üzerine ayda eklenen 10 nöbetmiş.

**Bakmayın başlığa Gregor Samsa yazdığıma, 3 günde bir nöbet tutuyorum, hayatım kolay değil, işim yoğun, kendime yeterince vakit ayıramıyorum ve bir kaç gündür saçma bir yağmur yağıyor. Buna rağmen yine de-belki de ilk defa- hayatımdan şikayetçi değilim. Bu yoğun tempoda birey olmaktan uzaklaşıyorum ama yine de beni bir birey yapan isteklerimden biri olan hayatı yaşıyorum. Yani, korkmayın hamamböceğine dönüşmeyeceğim.

**Zaman yine geçti sol şeride, bastı gaza. İzmir'e dönmemin üzerinden bir buçuk, işbaşı yapmamın üzerinden ise bir ay geçti. O kadar uzun süre geçmiş gibi gelmiyor asla.
Evet, bir aydır yeni hastanemdeyim ve yeni rutinime alışmış görünüyorum. Aslında o kadar çok şey değişti ki. Bir anda sıfırdan hayatıma bir sürü insan girdi. Büyük çoğunluğunu tanıdığıma memnunum. Sonuçta yıllarca beraber çalışacağız, bu önemli.

**Yağmur cidden sinir bozucu. Bugün akşam üstü, iş çıkışı balık yemeğe gittiğimiz Güzelbahçe'den dönerken, yağan hayvani yağmurda ciddi bir kazaya tanık olduk. Hem de tam önümüzde gerçekleşti. Yolun geri kalan kısmında hepimiz sus pus oturduk. İlk defa canım için bu kadar endişelendim.

**Kasımda Nöbet sayım 7'ye düşecek, ayrıca şu an 10 aktif nöbet tutuyorken, tutacağım 7 nöbetin 4'ü aktif olacak. Yani geri kalan 3 nöbette sadece klinikte bulunacağım, acilden gelen hastalara diğer KBB kliniğinden biri bakacak. Acilden gelen hastalar demişken, nöbetlerde baktığımız ve acilden bize yönlendirilen 5 hastadan 4'ünün hiç bir acil sorununun olmadığını biliyor muydunuz? Genel olarak acil servisi suistimal etme eğilimi var insanlarda. Neden gündüz şartlarında, polikliniğe gelmediklerini sorunca herkesten; "işim vardı", "sıraya girmek istemedim" gibi kabahatten büyük özürler duyuyorsunuz. Tabi bu durumun oluşmasında işlemeyen bir triyaj mekanizması olan ve populist bir şekilde idare edilen acil servislerin de katkısı büyük. Yani aslında suç hastalardan çok, onlara bu fırsatı veren hastane yönetimlerinde.

**Yani siz siz olun, polikliniğe gidin. Ya da illa acile geleceğim diyorsanız, günlerdir devam eden bir kulak ağrınız için gecenin 3'ünde acil servise gelmeyin, daha insani saatler seçin. Hem alacağınız sağlık hizmetinin kalitesi daha yüksek olacak, hem de ertesi gün 10 saat daha çalışacak ve bu 10 saatte ameliyathanede sürekli ayakta duracak hekime de birazcık enerjisini toplama fırsatı vereceksiniz.

**Yağmur da yağsa, sel de olsa, gittiğin film kötü de olsa, bir cuma gecesi gidilen sinemanın, hele eşlikçiniz de hayatınızdaki önemli insanlardan biriyse, tadı hiç bir şeyde yokmuş. Bu akşam da bunu gördüm.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Christoph Waltz


Dün izlediğim Inglourious Basterds'in en iyisiydi. Mimikleri, histerik hareketleri, konuştuğu 4 dille sırıtmadan aynı hissi vermesiyle resmen parlattı filmi. Zaten Cannes film festivalinin jürisi de aynı şeyi düşünmüş olacak ki 2009 ödüllerinde en iyi aktör ödülünü vermişler.

Filme pek değinmeyeceğim, kısaca aradığımı bulamadım diyebilirim, ama sadece bu performansı bile izlemek büyük bir kazançtır bence. Ayrıca Melanie laurent'i de işaret edelim, o da filmin güzel yönlerinden biriydi.

53 yaşında ve Avusturya'lı olan Waltz 30 yılı aşkın bir süredir bu piyasanın içindeymiş. Genellikle Alman Televizyon projelerinde oynayan bu aktörü bulup böyle kullanmak da takdire şayan, o yüzden burada Tarantino'nun hakkını da yememek lazım.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Elif lam mim

Marlene hanım bizi mimlemiş. Bu vesileyle mim dünyasına da girdik bakalım, sonumuz hayırlı olsun inşallah:)

İşte çok merak edilen sorular

1- Bloguna neden bu adı verdin?

Sene 2000. O zaman depresyon meraklısı bir ergenim, nerede içimi acıtacak bi grup bulsam dinliyorum. Yine öyle bi grup ararken JJ72 adlı, şu an dağılmış olan irlandalı gruba rastlıyorum ve çok seviyorum. October Swimmer da onların en sevilen şarkılarından. "Şarkıyı seviyorum öyleyse neden nick yapmıyorum" diyorum ve sözlük vs. her ortamda nickim oluyor. Blog da bundan nasibini alıyor tabi.

2- Blog yazarken star tribiyle istediğin, olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?

Var. Mesela ayrı tuvalet ve soyunma odası istiyorum dksaldk. Yok öyle şeyler ya. Sadece müzikle beraber yazamıyorum, onu biliyorum. Ha bir de kış olsun, iş güç bol olsun. o zaman daha iyi yazılıyor.

3- En son satın aldığın garip şey.

Yani garip statüsüne falan girmez de, en son aldığım ve olağan dışı şey mor renkli galatasaray formasıdır herhalde. Şöyle bi düzenimi oturtayım neler neler alacağım var ya!

4- Şeker gibi olduğun anlar.

Bunu ben bilemem ama geçen gün Yiğit ve Nefize sarhoşken şeker gibi olduğumu söylediler. Öyle olsun.

5- "Arkadaşım artık sormayın şunları" dediğin şeyler?

Eskiden Ne doktoru olacaksın şimdi sen? sorusu sinir bozardı, şimdi kapı gibi cevabım var:) Onun dışında "Gerçekten Diyarbakırlı mısın?", "Oha kaç yaşındasın ki sen?" gibi sorular. Aslında sorun lan, ne olacak?

6- Seks'in sendeki rengi?

Oha bu ne biçim soru:) valla kırmızıdır herhalde.

7- Aynaya bakınca gördüğün?

Valla nasıl bir ruh haline bağlı olduğuma göre değişiyor o. Bazen çok süperim, bazen tahammül sınırlarını zorlarım. Aşağı yukarı her insan ne görüyorsa o.

8- "Kendini okutan blog" dediğin?

Bu konuda marka olmuş üç tane futbol blog var onlar. Eşin dostun blogları var. Bir iki tane arkadaşın arkadaşının blogları var. Kendini okutmayanlar ise böyle wikipedia'dan falan birşeyler okuyup bunu süslü dilleriyle yazan insanların blogları. Ne mantığı var ki?

9- Bu blog sahibi/sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler.

İzmir insanı olduğumdan şehir dışı menşei olanlarla karşılaşamam. Diğerleri eş dost zaten, Karşıyaka tarafında daha yoğunlar, bunun yanında alsancak'ın o çok sevdiğim üç ara sokağında hepsini bulursunuz.

Mimlenenler: spark, postanakronist, leylak şarabı. bu üçü yazsın yeter.

11 Ağustos 2009 Salı

Akşamdan Kalmayken

http://www.kaliteliresimler.com/data/media/1657/yol_manzarasi_2_2.jpg
...Otobüs yolculuğu yapmayın.
October swimmer, 11-08-2009, 11:14, Aydın-İzmir arasında bir otobüs'te

Not: Tatil güzel de, şu geri dönüş olmasa...

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Yalnız Seyahat Etmek

http://www.resim-galerisi.com/data/media/56/Tatil_Merkezi.jpg
...Çoğu zaman can sıkıcıdır
October Swimmer,8 ağustos 2009 17:15, Muğla- Marmaris arasında bir otobüste...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Mecburi Hizmet Günlükleri 2: Son

http://www.brandspankingnew.net/img/headers/the_end.jpg

İkinci postumuzla günlüğümüze son vermiş bulunduk:) E rutine bağlayınca pek bir şey olmadı yazacak. Daha önce de bahsettiğim gibi oldukça sedanter bir mecburi hizmet hayatım oldu. Çalıştığım yer itibariyle çok hasta bakmadım, sağlık ocağında olduğumdan nöbet tutmadım. Şöyle ki çalıştığım 70 küsür günde 200 civarı hasta baktım sadece, ki acilde çalışan arkadaşlar bilir, acil servislerde bir hekim bir gecede o kadar hasta bakıyor.

Başka ne mi yaptım? 6 bin kilometre yol yaptım, bol bol kebap, lahmacun, künefe üçlemesiyle haşır neşir oldum, can sıkıntısından kanser çabası sayılabilecek sayıda nargile içtim. Eski günleri yad ettim, eski arkadaşlarla görüştüm, Diyarbakır'da eski sokakları gezdim, iki tane güzel dostumu ağırladım, onları gezdirdim, bütün akrabalarımla bir kaç yıl yetecek kadar görüştüm. Ve çarşamba İzmir'e dönüyorum. Çarşamba öğleden sonra iki gibi İzmir semalarında olacağım, gelin demiyorum, ama gelecekseniz de hayır demem. Şunun şurasında Elano'dan ne farkımız var:))

Okuduklarınızdan anladığınız üzere keyfim yerinde, çünkü ilişiğimi keserken sorun yaşamadım. Oldukça korkmama rağmen sağolsunlar il sağlık müdürlüğü ilişik kesmemi oldukça kolaylaştırdı(ki beni bekletmelerinden korkuyordum). Şimdi, İzmir'de işe başlamak için 15 gün sürem var ve bir tatili hakettiğimi düşünüyorum. Tavsiyesi olan?