13 Haziran 2010 Pazar

Want your bad hair

Lissie Bad Romance Cover from paulo reyes on Vimeo.



Şarkı'yı, Gaga'yı her şeyi geçtim. Şöyle sesi olan biri olsun nikahıma alırım, hayatımın kadını yaparım, ama söz konusu videodaki Lissie ise ağzını eğdiği kısmı, hatta ekose gömleğini bile tolere edebilirim ama o saçlar... O saçları tolere edemem Lissie, bunu anlamalısın

6 Haziran 2010 Pazar

Top 5 Generation X filmleri

Herkes ispanyol paçalardan, vatkalı ceketlerden, kalın favorilerden ve aslan yelesi saçlardan bahsederken neden kimse en iri adamda bile babasının kıyafetini giymişcesine bol duran ceketlerden, oduncu gömleklerinden, Tavuk g.tü olarak tabir edilen saçlardan ve bandanalardan
bahsetmez ki.

90'lar nedense bana hep bir kaç filmi hatırlatıyor. Kurt Cobain'den, Guns 'n Roses ve Pearl Jam'dan bile önce bu filmler geliyor. Özellikle Kevin Smith'in yaptığı New Jersey filmleri bir zaman makinesine girip hemen 15 yıl öncesine ışınlanma isteği doğuruyor. Üstelik aşağıda bahsedeceğim filmlerin büyük çoğunluğu "kaliteli" olarak değerlendirilebilecek filmler bile değiller.

Böylece neredeyse 1,5 yıl sonra yine bir top 5 listesi daha yapmış bulunuyorum. Peşinen söylüyorum. Evet, 90'larda şaheserler var ama listeyi inceleyince, bu filmlerin büyük prodüksiyonlar olmadıklarını ve hepsinin generation x diye tabir edilen kuşağı ve onların varoluş problemlerini işlediğini göreceksiniz.

5- Singles(1992)

http://deadon.files.wordpress.com/2007/03/singles.jpg


Cameron Crowe'un yönettiği ve Bridget Fonda ve Matt Dillon'un başrolde olduğu film listeye başlamak için en uygun seçim. Kafası karışık ve evlenmeyle ilgili sorunları olan bir kuşak. Biri hayalinin peşinden koşarken sefalet çekerken, diğer koşmadığı için sefil olan iki adam ve vücudundan, ilişkilerinden, hayattan tatminsiz iki kadın... Ve tabii ki hepsinin ortak besin kaynağı ve filmin mükemmel soundtrack'ini oluşturan müzik: Grunge. Filmde ayrıca Tim Burton, Chris Cornell ve Eddie Vedder'in şöyle bir göründüğünden de bahsetmek gerek


4- Mallrats(1995)



Yukarıda bahsettiğim Kevin Smith'in New Jersey filmlerinden biri. Kevin Smith'in kendisinin bile nefret ettiği, muhtemelen hayranlarının da en sevmediği bu film burada Chasing Amy'nin yerinde duruyorsa tek sebebi size yukarıda anlatmak için çırpındığım 90'lar hakkında daha iyi bir fikir verdiğindendir. Tamam Chasing Amy'de Clerks'e çok güzel göndermeler, sağlam bir Holden karakteri ve kesinlikle Mallrats'den çok daha iyi kurgulanmış bir kadro vardır, ama sadece genç Jason Lee'nin oynadığı Brodie karakteri bile yukarıda Chasing Amy'i öven bütün özelliklerin önüne geçmeye yeter (En azından listeleri benim oluşturduğum bir ortamda). İnternet'in ve oradan indirdiğimiz filmlerin, dizilerin; takip ettiğimiz blogların ve sosyal paylaşım sitelerinin olmadığı bir ortamda yapılacak en mantıklı şey, tabii ki çizgi roman kolleksiyonu yapıp alışveriş merkezinde zaman öldürmektir. Bir de Jay ve Silent Bob gibi iki arkadaşa sahipsen tadından yenmez... Özetle Mallrats, 1995 yılında Clerks'le gazı alan Kevin Smith'in Hollywood'la imtihanıdır. Kendine göre sınıfta kalmış olsa da, bana göre fazlasıyla yeterlidir. Ha bir de finalinde Weezer çalıyor!


3- Before Sunrise(1995)
Aslında şu listeye aynı yönetmenden(Richard Linklater) girmesi gereken film, 1993 yapımı Dazed and Confused'dir ama ne yazık ki bahsettiğimiz film başka bir kuşağı anlattığından listede yerini bulamamıştır. Before Sunrise genel olarak güçlü bir film değildir. Oyuncu olarak sevdiğim Ethan Hawke ve Julie Delpy de bu filmde o kadar başarılı değillerdir. Özellikle trende tanışma sahnesi ve restoranda telefon konuşmalarını simüle ettikleri sahnede sanki kendileri de inanmadan oynamaktadır. "E o zaman bu filmi neden koydun listeye" dediğinizi duyuyorum. Evet, film belki şeklen güzel değildir, ama hikaye olarak oldukça özgün hatta en önemlisi "ilham verici"dir. Bu filmle yoğrulan gençler kendilerini, Interrail'e vurmuş.; Bu filmden gaza gelen genç bünyeler trende gördükleri diğer interrailcilere cesurca yaklaşıp tanışmışlardır. Hepsini geçtim, iki farklı ülkeden iki insanın ikisine de tamamen yabancı bir şehirde sabaha kadar vakit geçirmeleri ve birbirlerine bu kadar kısa sürede aşık olmaları yeterince ilginç bir konu değil midir?

2- Reality Bites(1994)



Bu filmle ilgili blog yazısı yazmışım zamanında daha ne yazayım. I'm nuthin' den bahsedeyim, evet. Bu filmin, bu filmlerin, bu listenin ve anlattığı kuşağın, bu şarkıdan daha iyi bir özeti olamaz. Dinleyin


1- Clerks(1994)

İşte geldik listemizin bir numarasına. Clerks hakkında bahsedecek çok şey var. Filmin sınırlı mekanlarda geçmesi, Randy ile Dante'nin oluşturduğu mükemmel tezat, Jay ve Silent Bob, Çatıdaki hokey maçı, Snowballing, Her Kevin Smith filminde ismi geçen insan ziyanı Rick Derris, Tuvalette ölen amca, Randy'nin acımasızca popüler kültüre, müşterilere ve özellikle filmlere saldırması, hatta zorlarsak ufak video dükkanlarıyla, büyük video mağaza zincirlerine belki de kapitalizm ve tüketim kültürüne eleştiri... Abartmadan her sahneyi buraya yazabilirim. Sadece bir quote vererek bitiriyorum

"Dante Hicks: 37! My girlfriend sucked 37 dicks!

Dediğim gibi belki filmlerin hiç biri zamanında birer başyapıt olarak tanımlanmadı, hatta bazıları seviyesiz ve bayağı olarak da eleştirilmiş olabilir, ama bu liste filmlerin kalitelerine göre sıralandığı bir liste değil. İzlemişsinizdir diyeceğim ama son zamanlarda nerede bahsetsem izlenmediğini görmek üzüyor beni, o yüzden hemen başlamanızı tavsiye ediyorum, anca yetişir zaten. Bak soracam sonra bunları...

3 Haziran 2010 Perşembe

All Roads Lead to Tranquility Base


Bir şeye heves ettiğim zaman ne kadar da gaza gelebildiğimi bir daha gördüm. Şurada yazdığım planları sonunda hemen hemen nihayete erdirmiş bulunmaktayım.
Kalın
Öncelikle beni üzmeden, görüşmeye falan çağırmadan 3,5 aylık multi vize veren Hollanda Büyükelçiliğine teşekkür etmeden geçemeyeceğim:) Üstelik sadece 8 gün için başvuru yapmıştım. Olsun sizi seviyorum çocuklar

İkinci olarak, her ne kadar dublin planımı iptal etmeme sebep olacak fiyat artışları gösterseler de, Ryanair şirketi, çalışanları ve gizemli kar etme politikalarına bir teşekkürü borç bilirim.

Son olarak THY'ye sebebi her ne kadar ürkünç de olsa Amsterdam'a en ucuz bileti sağladıkları için teşekkür ediyorum. Ahah Gidiş-Dönüş 453 Tl. Üstelik İzmir'den direkt

Teşekkür ve cıvıma kısmı bittiğine göre, sıra neler yapacağımı anlatmaya geldi.

18 Haziran Cuma. Saat 16.00 İzmir- Amsterdam
22 Haziran Salı'ya Kadar Amsterdam
22 Haziran akşam trenle Eindhoven'a geçiş
23 Haziran Çarşamba, saat 08:50'de uçakla Marsilya
23 Haziran akşamı Marsilya, Le Dome'da Bob Dylan konseri (yey!)
24 Haziran Perşembe 06:50. Uçakla Eindhoven'a dönüş. Oradan trenle tekrar Amsterdam
25 ve 26'sını Amsterdam'da geçirip 26 Haziran Cumartesi gecesi İzmir'e dönüş
27 Haziran Pazar sabahı Hastanede nöbet(ahah!)

Budur plan. Marsilya'dan Eindhoven'a ve Eindhoven'dan Amsterdam'a dönüş biletleri hariç bütün biletleri almış planımı yapmış durumdayım. Marsilya'dan dönüşü bir iki gün sonra alacağım, zira Eindhoven yerine Brüksel'e geçip orada da iki gece kalıp dönebilirim. Daha karar vermedim. Belki Amsterdamı beklerim karar için. Doyamazsam Brüksel'den vazgeçer, yukarıda yazdığım gibi devam ederim, ki büyük ihtimal de öyle olacak.

İlk Yurtdışına çıkarken kendi boyumda bir valiz götürmüştüm. Sonra seneler geçtikçe valiz boyutu küçülmeye başladı. Bu sefer ya pratik ve özellikle küçük; tekerlekli bir valiz+ sırt çantası ya da sadece büyük bir backpack götürmeyi düşünüyorum. Her şeyden birer tane götüreceğim, çünkü mutlaka orada dayanamayıp H&M vurgunu yapacağımı biliyorum.

Marsilya'ya gidiyorsam sadece Bob Dylan için gidiyorum, zira yukarıda gördüğünüz üzere(o derece görgüsüzüm) uçak biletlerim ve konser biletimin toplam maliyeti sadece 96.80 €. İstanbul'da 31 Mayıs'ta verdiği konserin en ucuz bilet fiyatını hatırlayalım bakalım. Şaka gibi değil mi?

Şimdiye kadar her seferinde yalnız gezdim ve çok keyif aldım. Bu kez sıkılabilirim, eski keyfi alabilirim ya da çok daha keyifli geçebilir bu yolculuk. Hiç önemli değil, çünkü hep yolda olacağım. Yolun kendisi bile ayrı hikayeyken, sadece Bob Dylan'ı izlemek için en alakasız iki şehir arasında seyahat etmek başlı başına bir macera değil midir? Belki ileride çocuklarıma anlatacak bir hikaye çıkacak.

O değil de çocukları falan bilmem ama 8 gün için 8 blog yazısı gelecek, hem de aynı günün akşamında gelecek onu söyleyebilirim.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Karanlıkta akrep ve yelkovanı parlayan saat


Huzursuzum, içimde sürekli bir his var. Sanki bir şey yolunda gitmiyor, sanki taşlar yerinde değil. İstediğim huzura kavuşabilmiş değilim. Bir şeyi eksik yaptığıma eminim ve bu beni mutsuz ediyor.

Saçma şeyler yapıyorum. Anlamsızca uzun beyaz bir koridorda bekliyorum. Yanımdan sedyeler geçiyor. Bir jandarma ileride bekliyor. Üzerimde önlüğüm yok, neden beklediğime anlam veremiyor. Kıllanmıyor yine de, çünkü muhtemelen kaçmasın diye oraya dikildiği mahkumu kaçırmak gibi bir niyetim olmadığını biliyor

Beklemeye devam ediyorum. Asma tavana yerleştirilen dijital saat 16:40 diyor. Tam olarak neden beklediğimi bilmiyorum, Ne kadar bekleyeceğimi de... İlerideki cam kapı arada açılıyor, ama hep anlamsız insanlar çıkıyor. Bazıları beni tanıyor, orada neden beklediğime anlam veremiyorlar.

Yine de bekliyorum, cam kapı bir daha açılsın diye bekliyorum. O çıkınca neler söyleyeceğimi bile bilmiyorum, hatta nasıl selam vereceğimi de... Saat 17.00 olmuş ben hala bekliyorum, Jandarma da...

Cam kapı her açıldığında dikkat kesiliyorum. Bazen ona benzeyen biri çıkınca gayri ihtiyari kolonun arkasına çekiliyorum. O anda neden bunu yaptığımı ve eğer bunu yapacaksam ne diye orada olduğumu sorguluyorum. Kendime verecek hiç bir cevabım yok

Önümde iki kişi konuşuyor, sohbetleri bir türlü bitmiyor. İki insan ayak üstü bu kadar konuşacak ne bulabilir ki? Oysa benim ayaklarım ağrıyor.

Saat 17.15 oluyor. Hiç kimseye yararı olmayan işlere koşan October, Ne istediğini bilmeyen Swimmer. Olası diyalogları gözden geçiriyorum, olası senaryolar yaratıyorum. Hiç biri ama hiç birinin kimseye hayrı olmuyor. Cama bakıp düşünüyorum. Belki zaten çıktı, belki çıkmayacak diyorum.

15 dakika daha geçiyor, jandarmalar nöbet değişimi yapıyor. Yeni gelen de bir önceki gibi, beni süzüp, ne yaptığıma anlam vermeye çalışıyor. Yorulmuş hissediyorum, ya da vücudum bana yaptığım şeyin yanlışlığını anlatmaya çalışıyor.

Asansörü çağırıyorum, gelene kadar o cam kapı açılmazsa gitmeye karar veriyorum. O cam kapı açılmıyor ve ben asansöre binip yukarı çıkıyorum. Belki tam o an kapı açılıyor, o çıkıyor, dalgın bir şekilde benim meşgul ettiğim asansörü çağırıyor. İçinde benim olduğumu bilmiyor. Belki bunların hiç biri olmuyor. Bu da milyonlarca çatallanan yolların arasına giriyor ve yaşanmamış paralel evrenlerden birinde yer buluyor.

Kimbilir belki o paralel evrenlerin birinde o cam kapı açılacak, sonu nereye gideceği belli olmayan bir konuşma yapılacaktı, sonrasında o asansöre belki iki kişi binecek. Bilemeyiz, kesinlikle bilemeyiz... Sadece gece ilerledikçe ben sağdan sola dönüyorum, ben döndükçe gece ilerliyor. İki şey sabit, birincisi kolumdaki saatin sesi, ikincisi ise asla uykuya dalamayacağım hissi.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

I'm not a bad person

http://farm3.static.flickr.com/2299/2493952912_0d98538176.jpg

Geride bıraktığım insanlar hakkında endişelenmeye başladığım anda mutsuz oldum. Oysa eskiden ne kadar da rahattı her şey. Arkamı dönüp gidiyor, bir daha da geriye bakmıyordum. Geride kalan nasıl hissediyor, neler yapıyor hiç umursamıyordum. Rahattım, mutluydum.

Ne olduysa artık yapamıyorum. Kulaklarımı kapatamıyorum. Duyduklarıma kayıtsız kalamıyorum. Sorumluluk hissediyorum. Bir şey yapmam gerektiğini düşünüyorum ve elimden genellikle hiç bir şey gelmiyor olması olayları daha da sinir bozucu hale getiriyor.

Sanırım büyüyorum artık ya da giderek geride bırakılanlar hakkında endişelenmeyi hakedecek insanlar haline geliyor. Aslında en doğrusu eskisi gibiymiş. Kimseden sorumlu hissetmemek gerekiyormuş. Yetişkin her insanın kendi hayatını idame ettirebilecek yetenekte olduğunu kabullenmek lazımmış. Aksi mevcutsa zaten o insan için yapabilecek bir şey yokmuş.

O değil de ne güzel günlük güneşlik gidiyorduk, bu yağmur, bu soğuk, bu rüzgar neden?

16 Mayıs 2010 Pazar

Kendime Notlar


Bu hayat senin hayatın ve istesen de istemesen de aldığın kararlardan sadece ama sadece sen sorumlusun. Bu hayatı kendin yaşadığın gibi aldığın kararların sonuçlarını da sen yaşayacaksın. Bir an önce bu gerçekle yüzleşip çevrenden medet ummaktan vazgeçmen en hayırlısı olacak. Neticesinde hepimiz yalnızız, hepimiz oluşturduğumuz adalarda yaşıyoruz..

Hayatında yapacağın büyük değişiklikler öncesi düşüneceğin tek kriter bunu sindirip sindiremeyeceğin olmalı. Sonrasında gece yastığa başını koyup kendinle başbaşa kaldığında ve çevredeki bütün gürültüler sustuğunda gönül rahatlığıyla uykuya dalıp dalamayacağını düşün. Eğer rahatça uyuyamıyorsan bu, aldığın kararlarla ilgili önce kendini ikna etmekte güçlük yaşıyorsun demektir.

Herkes hata yapabilir, bunun yanında herkes hata yaptığını sanıp düzeltmeye çalışırken daha da büyük hatalar yapabilir. Değişmeyen tek şey sonuç ne olursa olsun bununla yaşayacak tek insanın sen olduğudur. Çevrende çok yakınların olabilir. Her şeyini paylaştığın kimseler olabilir hatta bir yabancının objektifliğine sığınıp açıldığın insanlar da olabilir ama unutma ki kimse senin sorunlarını senin yerine çözemez.

Bu gerçekler ışığında hayatını, aldığın kararları, planladıklarını çevrendekilerle müzakere etmen bazen belki de çoğu zaman işleri daha da karıştırır. Sana yakın olanlar aldığın her kararı desteklerler, kısa bir zaman içinde bir birinin taban tabana zıttı iki karar aldıysan dahi desteklerler. Onlar için önemli olan senin kendini rahat hissetmendir. Belki de gerçek arkadaşların yapması gereken de budur. Sonuçta masadaki, herkesin fikrini söyleyerek nihai bir konsensusa ulaşılması gereken ve müşterek taktikler geliştirilmesi gereken bir savaş alanı değil, senin hayatındır ve diğer insanlar çoğu zaman kritik tavsiyeler vermek istemezler. Belki sorumluluktan kaçmak için bunu yaparlar. Durum böyleyken sevgili October, problemlerini ve ikilemlerini kendin çözmelisin.

Kısa bir zaman içinde birbirine zıt iki karar almak utanılacak bir şey değildir, lakin asıl utanılacak şey ne istediğini bilmemektir ve bu bilmeme durumuyla diğer insanları da mutsuz etmektir. Dediğim gibi kısa bir zaman içinde bir birine zıt iki karar almakta yanlış bir şey yokken(sonuçta hayat ampirik tecrübelerden oluşur) yine aynı kısa sürede birincinin aynısı ve bu kez ikinciye zıt, üçüncü bir karar almak yanlıştır. Çevreye ve özellikle kendine karşı kredibiliteni azaltır. Kendine olan saygını azaltır. Ondan dolayı ne istediğine karar vermen gerek azizim.

Evet, genç October belki şimdiye kadar bazı konularda hayat seni hep kayırmış, hiç bir zorluk göstermemiş olabilir. Bundan önce yaptığın seçimler ve verdiğin kararlar sana hep huzur vermiş ve şimdi yaşadığın gibi sende daha önce tecrübe etmediğin ve acılı bir şekilde öğrendiğin rahatsızlıklar yaratmamış olabilir. Gerçek dünya bu ve istesen de istemesen de sen de bu dünyanın içinde yaşıyorsun.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Yaz mı geliyor ne?




Ben işten çıktığımda hava hala aydınlık ve sıcaksa, eve gidip uyumak yerine mütemadiyen Alsancak'a gidip hafif boş mideye buz gibi biralar gönderip gün batımına kadar orada kalma planları yapıyorsam. O zaman yaz gelmiştir. Evet oldukça yüzeyel ama ben cemreyle, tarihle falan uğraşmıyorum, benim kriterim budur, zira mayıs ayında 37 dereceyi gördüysek mayısın haziranın hesabını yapmamak lazım.

Şimdi yazının girişini yazının devamından bir hafta önce yazınca öyle apışıp kalıyor insan. Neyse bir yerlere bağlarız elbet. bir aydır yazmıyorsak o kadar da melekelerimiz kaybolmamıştır herhalde

Yaz geliyor da ne oluyor peki?

1.5 sene tus çalıştıktan sonra 1 sene de(evet, meslekte 1 yılım doldu, ne de çabuk geçiyor zaman değil mi? Elinizde büyüdüm adeta :) hardcore bir şekilde mesleğe başlayınca yazın gelmesinin tek anlamı yıllık izin oluyor. Cidden güzel bir tatile ihtiyacım var, düşününce son düzgün tatilimi 3 yıl önce İspanya'ya gittiğimde yapmışım dolayısıyla yıllık iznimin bir gününü bile boşa harcamama arzusundayım. E bazı planlarım da var tabi.

İki parça halinde olacak yıllık iznim haziranda 8, eylülden sonra da 15 gün şeklinde. O 15 gün hem daha vakit olmasından hem de yeterince uzun olmasından dolayı(ki muhtemelen New York olacak) planlamada çok kararsızlık ve sıkıntı yaratmayacak da beni asıl endişelendiren 1 ay sonraki o 8 gün.

Bir takım girişimlerde bulunmadım değil. Pasaportumun süresini uzattım, biyometrik fotoğraflar çektirdim vize için, tur şirketlerine uğradım turlar hakkında bilgi aldım, akabinde emekli çiftlerle zaten gördüğüm Avrupa şehirlerini gezmek istemediğimi anladım, lakin en önemli olan şeye yani nereye gitmek istediğime karar veremedim.

8 günde çok uzağa açılmanın anlamı olmayacağından Avrupa'nın görmediğim kısımlarına yönelmek daha mantıklı görünüyor. İskandinav ülkeleri ve Benelux bölgesi adaylarımız... Hatta bu gün aklıma gelen ve ryanair'in de ucuz uçuşlarıyla desteklediği, İzmir'den Amsterdam'a gidip 4 gün Amsterdam'da kalıp oradan da Bulduğum ucuz uçuşlarla hep görmek İstediğim Dublin'e geçerek bi 4 gün de orada kalma gibi uçuk bir plan da yaptım. Aslında hiç de fena olmaz değil mi?

THY, Amsterdam, Schipol... Laaan?!

Muhtemelen bu planların içinde kesinlikle Amsterdam olacak zira İzmir'den direkt uçuş var ve en ucuz seçenek aynı zamanda en kaliteli olanı: THY. ilginç bir şekilde pegasus,sunexpress ve bir kaç yabancı şirketten daha ucuz. Amsterdam'dan sonra ya Brüksel-Brugge, ya da o yukarıda yazdığım çılgın planı yapacağım. Onun kararını vermem gerekiyor.


İşte October Swimmer kulunuz böyle planlar peşinde. Bir kere içime kurt düştü mü gaza geldim mi bu işleri sonuçlandırmadan rahat edemem, ki muhtemelen bir hafta sonra biletimi vizemi halletmiş olarak gün saymaya başlayacağım bir yazı yazabilirim. O zamana kadar bilettir, hosteldir, şehirdir, alternatif plandır, vize tüyosudur... Aklınıza gelen her türlü teklife tavsiyeye açığım. Memnun da olurum

27 Nisan 2010 Salı

Borges der ki


Evet, fotoğrafın konuyla hiç alakası yok

"Basarili klupleri inceliyorum, icerigine vakit ayiriyorum, klubün yapisi ne nasil isliyor kafa yoruyoruz.. Basarinin anahtarini arayip bir bakima buraya yillar gecmeden iletme derdine düsüyoruz kendi capimizda.. Yoksa Ahmet iyi oynamamis, Mehmet kötü oynamis cok da farkli yorumlar degil. Yazi ile farkli kilmak mümkün lakin temelde otursak "a bak bunun blogu" var demez kimse.. Gayet siradan insan isi.."

demiş Borges. Peki ben bunu neden buraya koydum?

Bizim, yani ben, Arda, Levent ve Deniz'in arasıra lafı açılan projesi bir Galatasaray blog'u açmaktır. Aslında proje onların projesidir, ben de hep karşı çıkarım. Sebep olarak da futbol üzerine yazacak kadar futbol konusunda yetkin olmadığımı söylerim. Evet, blog yazan insanın illa ki yazdığı konular hakkında uzman olması gerekmez ama fark yaratmak istiyorsanız en iyi bildiğiniz konuyu yazmanız gerekir. Ben de aynen öyle yapıyorum, kendimi yazıyorum.

Futbol blogu yazacaksanız ya da okunan bir futblo blogunuz olsun istiyorsanız, ya Aceto Balsamico gibi gerçekten futbolu bileceksiniz ya da Noat Samisa ya da Flying Dutchman gibi çevreyi, avrupa futbolunu çok iyi takip edecek, sürekli okuyup/izleyeceksiniz aksi takdirde yazdıklarınız "oyunun 65. dakikasında Harry Kewell gerçekten fantastik bir şut çıkardı" minvalinden öteye gitmez.

Şimdi bi iki hafta sonra Deniz askerden dönecek, biz hep beraber oturup bira içerken yine bu konu açılacak. Ben peşinen safımı belli edeyim dedim.

12 Mart 2010 Cuma

Güncellemeler 15: Çömezin gözünden


**İhtisasa başlayalı bugün itibariyle tam 7 ay, doktorluğa başlayalı ise 10 ay olmuş. Göz açıp kapar gibi... O değil de ilk ameliyathaneye indirildiğim günü hatırlıyorum. Hoca uyumu ve toleransı son derece kötü olan bir hastaya lokal bademcik ameliyatı yapıyordu. Hasta bağırıyordu, öğürüyordu, ağzını açmıyordu... Resmen brutal bir görüntü vardı ortada. Ben ise faltaşı gibi açılmış gözlerimle olayı izlerken, uzmanlardan birisi benim dehşetimi görüp; "Korkma, hepsi böyle olmuyor" demişti. Gerçekten olmuyormuş. Şimdi üzerinden sadece 7 ay geçmesine rağmen aynı ameliyatı ben yapıyorum. Ne o dehşetten eser kaldı, ne korkudan...

**Bahar, geliyor musun, gelmiyor musun karar ver canım. Mart başında havalar 20li derecelere çıkınca nasıl da sevindik, ama allahaşkına çamur yağması nedir? Hem de en sevdiğim siyah ceketimin üzerine, yeni yıkattığım siyah arabamın üzerine? Hiç yakıştıramadım. Kendine çeki düzen ver, bak zaten 9 gün sonra geceyle gündüz de eşitlenecek, cemreler falan da düştü. Yeter artık.

**Bir aydır Blog yazmadığıma karar verdim. Bir aydır film de izlemiyorum. Gitar da çalmıyorum. Kayıt da yapmıyorum. Spora gidecektim ona da başlamadım. Sanırım klasik bahar ayları koza dönemine girdim. Yine de bu olayı kırmak için iki blog yazısı ardarda yazıyorum. Ha demem odur ki, fazla zorlanmış bir yazı olduğu kanaatine kapılırsanız, evet zorluyorum doğrudur:)

**Ocak sonunda ertelediğim İstanbul ziyaretimi bu ay sonunda yapıyorum. Bu kez kar da yağsa, taş da yağsa gideceğim. Bir de nisan sonu, mayıs başı gibi boş bir haftasonumda, hazır tüm aile üyeleri orada olacakken, bir Diyarbakır ziyareti planlıyorum. Özledim yahu, geçen yaz o kadar sıkıldığım zamanlar olmasına rağmen evet, gerçekten özledim. Hem belki köydeki sağlık ocağıma da giderim. Ya da zaten iki günlüğüne oradayım gitmeye de bilirim.

**Yaz için New York diyordum da tuhaf ve aklımda daha önce olmayan yerlere de gidebilirim. Şam-Halep-Beyrut olur, Hindistan olur, uzakdoğu olur. Hepsi masada. Varsa önerisi olan onları da dikkate alırım. Ya da bahsettiğim yerlerle ilgili anıları, git-gitme gibi diyecekleri olanları da yorum kısmına alayım lütfen

**Alsancak'ta Reyhan pastanesinin sokağından ilerleyip soldan ikinci sokağa girince Maya diye bir kafe göreceksiniz. Oraya gidin, kahve için, brownie yiyin. Güzel ve sakin bir yer istiyorsanız Maya öyle bir yer. Ya da hepiniz gitmeyin. Maya sakin ve güzel kalsın(sezar hakkı: 24th fret)

**İzmir'e döndüğümde başlayıp iki ay öncesine kadar süren çılgın alışveriş aşkı durulmuş gibi. Artık doyuma mı ulaştım, ya da Zara'nın kış kreasyonunda alacak birşey kalmadığından mıdır bilemiyorum. Belki İstanbul ziyareti yeniden alevlendirir. O değil de İstanbul'a H&M açılmış diyorlar doğru mu?

**Huzur değişik bir kavram. Bazen sadece bir koltuk, bir battaniye, bir kadeh şarap, bir adet ufo ve izlemeye değer bir film yetebiliyormuş huzur için. bir de o esnada saçlarınızla oynayacak bir el ile yatacak bir diz de lazım. Ama sadece diz ve el olması çok ürkütücü olur. Sahibi de var elbette ki siz zaten anladınız ne demek istediğimi.

11 Mart 2010 Perşembe

Pandora kutusunda büyük hissediyor

Açmayacaksın o kutuyu canım

http://www.magicboxlive.com/images/MAGIC-BOX-LOGO(web).jpg

Açarsan ne olur? Hep oldu, bundan sonra da olacak, yılların emeğiyle kurulan bir arkadaşlık yerle bir olur. Ya da yerle bir olması an meselesidir.

Evet, iki insan karakter açısından birbirine zıt olabilir, ama bu durum o iki kişinin arkadaş, hatta çok samimi iki arkadaş olmasına engel olmaz. Hem çeşitliliktir bazen aranan, zıt fikirlerdir. Aynalarla gezerdik aksini isteseydik.

Bu zıtlığa rağmen sen yıllardır bir sorun hissetmeden iyi günü, kötü günü paylaşmışken. Bir anda karşındakinin her hareketi, her sözü sana batmaya başlamışsa sorun biraz da sendedir.

İki insan arasındaki sorunlar konuşularak çözülmez. İki insan arasındaki sorunlar hazmedilerek çözülür, görmezden gelinerek çözülür. Çünkü aslında sorun diye adlandırdığımız şeyler karakter farklılıklarının sivri kısımlarıdır. Yıllarca öğrenirsin o sivri kısma nasıl dokunursan elinin acımayacağını. Ya da dokunmamayı...

Günün birinde karşındakiyle sorunlarını "konuşmaya" karar vermişsen, bunun sadece ama sadece bir anlamı olabilir: O insanı artık gözden çıkarmışsındır. Çünkü o konuşma çorap söküğü gibi uzar. Taa eskilere kadar gider. Konuştukça ne kadar karşındakine battığını ya da karşındakinin sana battığını anlarsın. Anladıkça şaşırırsın

Dediğim gibi yıllar süren bir arkadaşlığı bozmanın en iyi yolu, o kişiyle sorunlarını konuşmaktır. Çünkü karşındakine tarih ve yer vererek anlattığın her örnek seni sona bir adım daha yaklaştırır.

Bu aşamadan sonra iki şey olur. Ya bu konuşma hiç yaşanmamış gibi davranır ve mevcut sivriliklerle yaşamaya devam edersin, ya da daha muhtemeli karşındakini artık her söylediğini iki defa düşünecek, konuşmadan önce duraklayacak bir duruma sokarsın. Düşünür artık "acaba bu yorumum da onu rahatsız edecek mi" diye

Ama her zaman daha kolayı vardır. Konuşmanın sonunda gecenin bir yarısı, bu konuşmayı iyi ki yaptığınızı söyler, kucaklaşarak vedalaşırsınız ve karşındaki kapının eşiğinden muhtemelen bir daha girmemek üzere çıkarken onun gidişini izlersin. Böylece dünya üzerindeki milyonlarca arkadaşlıktan biri daha bitmiş olur.