28 Ağustos 2010 Cumartesi

Kış Geliyor

http://img.archiexpo.com/images_ae/photo-g/soundproof-roof-window-against-rain-118128.jpg

Bunu yazın o kavurucu sıcağının bitmeye yüz tuttuğu bu günlerde söylemek kolay, ama en sıcak yaz gününde kavrulmayı, kışın üşümeye tercih ederim. Neden? Çünkü yazın herşey daha kolay...

Öncelikle en güzeli işten çıkınca havanın bir kaç saat daha aydınlık kalacağını bilmeniz, hemen bir sonraki gün gelmeyecek, hemen gece gelip sana; "Hadi, uyu artık, yarın yeniden işe gideceksin" demeyecek. En az 3 saat daha sana ait, Dışarısı seni bekliyor.

Sabahları yataktan kalkınca, seni o sıcak yatağa tekrar döndürmek isteyen soğuk hava yok. Evden çıkınca sadece sabah serinliği karşılıyor seni, yüzünü adeta kesen soğuk rüzgar değil. Böylece işine, okuluna, otobüs durağına yürüdüğün yol keyifli hale geliyor, güzel bir müzik seçtiysen tabi.

Yazın herkesin üzerinde bir rehavet var. Kendi işim için konuşuyorum, hastalar rahat, hastalıklar rahat, ameliyat günleri rahat, klinik şefi rahat. Hal böyle olunca yaptığın işten daha çok keyif alıyorsun, eve daha mutlu dönüyorsun

Soğuk Bira. Aslında sadece bu iki kelimeyi yazıp bıraksam da olur, ama o sıcak akşam üstü Muzaffer İzgü, ya da Gazi Kadınlar sokaklarından birinde(Tercihen gazi kadınlar) oturup akşamı soğuk bir bira ve tabii güzel bir sohbetle getirmek gibisi var mı?

Küçük haftasonu kaçamakları, İzmir gibi bir yerde yaşıyorsanız, boş haftasonlarınızın olmazsa olmazıdır 200 km çapındaki alanda gidecek o kadar çok yer vardır ki, yaz boyu bütün haftasonlarınızı harcasanız dahi bitiremezsiniz.

Uzadıkça uzar bu liste, ama uzatmak yaza bir kaç ay daha katmayacak, o yüzden yapacak bir şey yok geleni kabullenmek gerekecek, hatta benimsemek en güzeli, zira yaz güzel diye kış cehennem değil;

En nihayetinde İzmir'de kış kısa sürer ve yumuşak geçer ortalama sıcaklık 10 derece civarlarındadır, o yüzden "kara-kış" dramatizasyonuna gerek yok.

Pek tabii kışın en güzel yanı ev aktiviteleridir, Tek başına ya da arkadaşlarla... Bazen boş haftasonunuzda dışarıda sağanak yağmur yağarken içeride olduğunuza şükredip sıcak ve karartılmış odanızda bölüm üzerine bölüm dizi izlemek; bazen de gece üç beş kişilik grubunuzla anlamsızca sarhoş olana kadar içip o kafayla sonunda sızacağın film izlemek, ya da yeterince gaza gelip dışarıda devam etmeye çıkmak güzelleştirir kış gecelerini.

http://www.brandish.tv/sartorialist%20short%20suit%20sports%20jacket-thumb-430x285.jpg
Yazın şık olmaya çalışınca bile ortaya ancak böyle bir şeyler çıkar, şık mı? Kesinlikle hayır

Giyim konusunda kış her zaman daha zengindir. Erkek giyimi için söylüyorum, yazın üzerinizdeki bir t-shirt ve pantalondan oluşan kostümünüz, kışın yapabileceğiniz onlarca kombinasyonun yanında oldukça sönük kalır. Kış, her zaman daha şıktır.

Kış her zaman daha yaratıcıdır. Belki bazal depresyon yarattığı içindir, ama kışın daha derin hissedersiniz kendinizi. Daha çok yazmak, daha çok okumak, daha çok izlemek istersiniz. Yazınki rehavete benliğiniz de kapılır ve ancak kış gelince gerçek anlamda çıkabilirsiniz.

Tabi Ağustos sonunda kışın gelişiyle ilgili bir yazı yazmak absürd ama nasıl cumartesi gece yarısından sonra pazartesi sendromuna giriyorsam, ağustosun ikinci yarısından itibaren de kış sendromuna girerim, zira eylül, ekim hemen geçer, her sene kasım bütün karanlığıyla sizi bekler.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Çok beğenilince devamını çevirdiler


Severek okuduğunuz October Swimmer Tatilde serisinin bitişi sizi üzdü mü? Genç October'ın Avrupa'daki acılarını okumaya doyamadınız mı? Üzülmeyin.

İşte Beklenen Fırsat:

Okuyucularımız tarafından çok beğenilen October Swimmer Tatilde serisinin devamı geliyor!

Hepsi kuşe kağıda, birinci baskı!

Bakalım kahramanımız yeni seride neler yapacak:

10 Eylül'de İzmir'den yola çıkan October, Sabiha Gökçen üzerinden Roma'ya uçuyor. Bir gece Roma'da kalacak olan kahramanımız, ertesi gün vakit kaybetmeden kendini Dublin'de buluyor. 4 gece İrlanda'da geçirdikten sonra tekrar Roma'ya dönen Swimmer, Napoli, Floransa, Roma üçgeninde bir 4 gün daha geçirip 19 Eylül'de İzmir'e dönüyor.

Macera, İhtiras, Aşk... hepsi bu seride, koltuğunuzdan kalkmadan gün gün October Swimmer'ın gezilerine ortak olacaksınız.

Üstelik Octoberswimmer blog okuyucularına bedava! Bayinizden İstemeyi Unutmayınız.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Çoktan Seçmeli




Aylar önce hayatımdaki döngülerden bahseden fazlaca mukadderatçı bir iki yazı yazmıştım. Yaşadığım ilişkilerde seçilen taraf olmaktan, her şeyin çok kolay gelişmesinden şikayetçi olmuştum. Çözüm reçetesi ise basitti, benim bu tür şeyler için çabalamam gerekiyordu, kendi fırsatlarımı kendim yaratmalıydım, seçen ben olmalıydım... Nedense bu konu hakkında hala söylemem gerekenler varmış gibi hissediyorum.

17 yaş önemli, en azından benim için öyleydi. Hayatımdaki en büyük değişiklikler o sene oldu. İlk duygusal travmam, ÖSS komedisi, İzmir'e gelişim(Evet üniversiteye başladığımda hala 17 yaşındaydım). O sene olan herşey bir şekilde hala hayatıma etki ediyor, sanırım hayatımın sonuna kadar da etki edecek. Kim olduğum şekillenirken kullanılan çimentonun tam kurumak üzere olduğu zaman 17 yaş ve ne yazık ki, ya da iyi ki o an o çimentoya çizilen her şekil, yazılan her isim sürekli orada kalacak.

O zamandan şimdiye kadar geçen 9 senede yaşananlar, ilişkiler, ayrılıklar, döngülerin çoğundan ben o seneyi sorumlu tutup sıyrılıyorum işin içinden. Belki de en kolayı böyle. Kim olduğumun bahanesi aslında o sene, çünkü aslında o sene özel bir şey yaşanmadı, yüksek anlamlar yüklenecek bir şey olmadı. milyonlarca kişi ÖSS'ye girdi on binlercesi şehir değiştirdi, kabuklarını kırdı, binlercesi yakın arkadaşına aşık oldu(ya da aşık olduğunu sandı) ve ilerleyen yıllarda o kişinin yüzünü unuttu, yüzlercesi aradığını bulamadı, onlarcasını bu durum etkiledi ama sadece bir kaçı bunu ilişkilerdeki başarısızlığına bahane olarak kullanıyor.

O hikayeyi tekrarlamanın anlamı yok, burada yazıldı, yakın arkadaşlarıma anlatıldı, defalarca kafamın içinde yaşandı. Her tekrarda biraz daha lirik oldu, her seferinde biraz daha yüceldi travmam. Ben yüce bir aşıktım çoğu zaman, o ise benim hislerimle oynayan kötü kalpli esmer kızdı. Ben yapabileceğim her şeyi yapmıştım, her çabayı göstermiştim, o aslında kimseyle beraber olmak istemiyordu, birini istese o kesin ben olurdum. Zaman çok dardı, sonra farklı şehirlere düştük, aynı ortamda olsaydık bir şansım daha olurdu... Böyle delüzyonlarla geçti yıllar. Dediğim gibi her anlattığımda, her düşündüğümde biraz daha güçlendi, içimde kapladığı yerde kendi etrafında katlarca cidarlar ördü. Arınmak gittikçe zorlaşıyordu... Dediğim gibi çok irdelendi bu hikaye, çok da bahane olarak kullanıldı. Kendime, ayrılmak istediğim sevgililerime, bir ilişki istemediğim insanlara, herkese...

Şimdi olayın, olsaydı, yaşansaydı kısımlarına girip ekranın ortasına çizgi çekerek expectations/reality karşılaştırması yapmaya gerek yok ama emin olun onlar da düşünüldü. 9 yıl uzun bir süre...

Bahane dedim evet, oraya gelmeliyim. Yukarıda özetlediğim bu olay biri tarafından seçilip benim de razı olduğum ilişkiler döngülerinin hepsine bahane oldu. Neydi? Ben yaşadığım travmadan sonra, bir daha reddedilmekten ya da terkedilmekten o kadar çok korkuyordum ki, kimse için ben çabalamıyor, ben harekete geçmiyordum. Beni isteyen insanlarla birlikte oluyordum, bağ kurmayıp hiç bir zaman kendimi tamamen vermeyip kısa bir süre sonra da başka bir döngüye geçmek üzere kaçıyordum. Çünkü neden? (Burada hep beraber söylüyoruz) Çünkü benim bir travmam vardı!!!

Ha arada çabaladım belki bir yerinden kırılır diye, ama yaptıklarım bir hayalete yönelik yazılar yazmaktan ve şahsen tanışmadığım bir insan hakkında metaforik yazılar yazmaktan öteye gitmedi.

Sonuç açık aslında, en son yazdığım yazıdan sonra değişen bir şey yok. Zayıflıklarımı örtecek güçlü bahanelerim var, her yaptığım hareketi kendime hak gören, öz-teyit edici bir ego'ya sahibim ve bu yaştan sonra bir şeyin değişeceğini sanmıyorum. İlişkilerde anın içinde kaybolmak yerine dinamikler üzerine kafa yorduğumdan, elimde kalan tek şey bir kaç aylık serbest düşüş konseptli grafik eğrileri oluyor. Nihayetinde en başından benim istemediğim, ama beni isteyen insanlarla, çoğunlukla keyif almadığım vakitler geçiriyorum. Tamam, bir şey kaybetmiyorum, yalnızlık ve istenmeme üzerine milyonlarca yazı, şarkı, film, kitap varken ben nerdeyse her zaman bana eşlik edecek birini buluyorum ama büyük resme bakınca kaybettiğim bir şey olmadığı gibi kazandığım bir şeyin de olmadığını görüyorum.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Güncellemeler 16: The Man in Me

**Can simididir güncelleme yapmak, yazıya tekrar ısınmayı sağlayandır.

**Yaz demek tatil demekti benim için bir kaç ay önce, tatili de yaptık hatta görmemişler gibi buraya detaylarıyla da yazdım, ne yaptığımı. Evet, yaz bitiyor artık, tüm sıcaklığına hatta cehennemliğine rağmen istemiyorum yazın bitmesini. Yaz ve o sonsuz gün ışığını seviyorum. İşten geldikten sonra hala 4 saatlik gündüzün varlığını seviyorum. Dışarıdaki hayatı seviyorum aslında. Oysa kışın henüz saat 5'te evinize doğru yürürken, kararmış hava beraberinde kasvet de getiriyor, bütün hevesleri kırıyor, eve mecbur ediyor insanı...

Odasının kapılarını sadece octoberswimmer.blogspot.com için açtı...

**Hal yukarıda yazdığım gibiyken, ben de bu kışı evde geçirmeye karar verdim. Mayıs'a kadar 25 metrekarelik odamda çıkmamayı planlıyorum. Bunu da olası kılmak için odamı biraz daha çekici hale getirmek gerekiyordu, üzerime düşeni yaptım. Biraz IKEA'nın biraz da teknoloji marketlerinin yardımıyla odamı cazibe merkezi haline getirdim. İkinci çocukluk dönemi başlasın bakalım.

**Aylar sonra kayıt yaptım, yaptığım şey tatmin edici miydi? Hayır. Yaptığım şey motive edici miydi? Hell, Evet:) Fazlasını yapmak istiyorum, daha fazlasını öğrenmek istiyorum. Hatta artık bir şeyler üretmek istiyorum, lakin tek sorun hayatımın fazla iyi gitmesi. Hayır, şikayetçi değilim ama dert yoksa, tasa yoksa, drama yoksa üreticilik de azalıyor, bunu kimse inkar etmesin. Yine de önerisi olan varsa lütfen...

**Pazartesinden itibaren artık kliniğin en çömez asistanı değilim. Nihayet yeni biri daha geliyor. Bu, benim angaryalarımın bir çoğunun azalacağı ve nöbet sayımın da ufak bir değişiklikle azalacağı anlamına geliyor. Bu güzel bir şey. Öte yandan artık biraz daha fazla okumam, biraz daha bilgimi arttırmam da gerekiyor, artık bahanem kalmıyor. Unutmadan, bugün klinikteki ilk yılımı doldurdum, ya gördün mü sevgili okur zaman ne çab... Tamam, vurmayın jkdlasdlk

**Tatil bitti dediysek yanlış anlaşılmasın, yaz tatili bitti. Daha Eylül tatili duruyor. 15 gün kadar iznim hala mevcut. Bir kaç hafta öncesine kadar, zaten Schengen vizem devam ettiğinden, tekrar Avrupa'ya gitmek istediğimden emin gibiydim. Bu aralar huzur tatiline heveslendim. Fethiye, Kabak koyu gibi planlar mevcut. Ya da tekrar, tek başına Avrupa(İrlanda ya da İskandinavya gibi görünüyor) olacak. Hangisini yapmalı ki?

**Bu da böyle bir kaçak güreşimdir. Bir sonraki yazı adam gibi olacak, söz.

8 Ağustos 2010 Pazar

I Don't Know

8 ay sonra başka bir kayıtla karşınızdayım. Bunu yayınlayarak uzun süreli sessizliğimi de bozayım, tekrar yazmaya başlayayım istiyorum ayrıca. Aşağıdaki muzicon'dan ya da sağ alttaki box.net widget'inden dinleyebilirsiniz. Hani çok istiyorsanız eheh.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Dünya Gözüyle Dolores'i de Görmüş Bulunduk


The Cranberries, benim için lisedeki değişimin(dönüşüm?) simgesidir. İsterseniz abarttığımı düşünebilirsiniz, ama farklı bir insana dönüşmüşümdür, The Cranberries ve dolayısıyla açtıkları kapılar sayesinde. Kendileriyle tanışıklığımız 99 ya da 2000 yılında Blue jean'ın verdiği karışık klip CDsinde ablamla izlediğim Promises ile olmuştur. Atipik, değil mi? Halbuki insanlar Zombie ile tanırlar onları. O veya bu şekilde 10 yılı aşkın süredir de bir şekilde hayatımın içinde oldular.

2002'deki İstanbul konseri sonrası dağıldıklarında, bir daha hiç bir şekilde onları göremeyeceğimi düşünüyordum, lakin hayatta asla dememek gerekiyormuş. Çeşme'ye kadar geldiler. Ben de biletler satışa çıktığı anda ablamla bana birer tane alıp neredeyse iki ay öncesinden hazırlıklarıma başlamıştım bile.

Babamızın çocukları olarak tabii ki erkenden yola çıktık, bizim aile hep acelecidir, saat 10 gibi Çeşme Seaside'a vardık. yarım saat ayakta beklerken söyleniyorduk, halbuki adamlar kapıları 22.30'da açacaklarını belirtmişlerdi. Sonunda kapı açıldığında hemen koşarak yerimize yerleştik, o konuda şikayet edemem, zira VIP'in hemen arkasında sahne önündeydik.



Bekleyiş çilesinin ikinci kısmı 1,5 saat boyunca Dolores'in çıkmasını beklemekti, Bir alt grup akıl edip koysalar bu bekleme daha eğlenceli olacaktı, bunun yerine saçma sapan parçalar çaldılar. Bir süre kuma çöktük(evet konser plajdaydı),çökmek ayakta durmaktan daha çileli hale gelince ayakta beklemeye devam ettik. Sonunda The Cranberries sahneye çıktığında bu yorgunluğu ancak güzel bir performans unutturur diye düşünüyordum.

Düşündüğüm oldu da, yıllar geçmiş, Fergal'ın saçları dökülmüş, Noel yaşlanmış, Michael abisinden de yaşlı görünmeye başamış, Dolores kilo almış ama değişmeyen tek şey onun mükemmel sesi ve yaydığı enerji... O spastik dansları saymazsak tabi, onlar da aynı zira jdsahjdk



Daffodil Lament dışında çalmalarını istediğim bütün şarkıları çaldılar. Bis'ten sonra Dolores kıyafet değiştirdi ve herkesin en baştan beri beklediği promises'ı da çaldı. Toplamda Bir buçuk saat sonunda Dolores hayatla ilgili tavsiyeler vererek, Çeşmeye tatil için de geleceğini belirterek son şarkı olarak ilk çıktıkları şarkıları Dreams'i çaldılar ve veda ettiler.

Çeşme'de iki kardeş



Biz sonra ne yaptık? 45 dakika kadar, adamların o akşam yaptıkları, araziden düzleştirme otoparktan çıkmaya çalıştık, o çile bitince de 1 saatlik İzmir yolunu hızlıca alıp saat 4'e doğru eve vardık. eve vardığımın beşinci dakikasında uykuya dalmıştım bile.

Bağlayıcı son cümleleri sevmiyorum, hep kullansam da sevmiyorum, ama şunu söylemek gerekiyor. İnsan hayattaki checklist'ine bir işaret daha koyduğunda kendini tatmin olmuş hissediyor. The Cranberries de onlardan biriydi, darısı diğerlerinin başına

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Safety First

Geçenlerde yaşadığım saçma bir sorun, beni bir takım önlemler almaya itti. Facebook'tan musallat olan ve kendisinin arkadaşlık talebilini kabul etmediğim için beni "cezalandırmaya" karar veren bir şahıs. Adımı ve fotoğraflarımı kullanarak inci sözlük seviyesinde bir profil oluşturup listemdeki insanları teker teker eklemeye çalıştı. Tabi bir yerden ulaştığı mail adresime de gönderdiği küfür ve tehdit dolu mesajları da eklemeliyiz.

Tabi bir şekilde, hukuki yollara da temas ederek, müdahale edip kapattık konuyu ama bir takım önlemler şart oldu. En azından internetten kendimizi ne kadar teşhir edebileceğimiz konusunda ikinci kez düşünmeme yol açtı

Bu amaçla zaten uzun bir süreliğine kapatacağım Facebook profilimin privacy ayarlarını en yükseğe çıkardım, mail adreslerimi değiştirdim, blogdan e-mail adresimi, facebook uzantısını ve twitter uzantısını çıkardım, tweetlerimi kapalı hale getirdim.

Peki neden daha önce bunları yapmıyordum?

Ben bu blogda paylaştıklarımın aşırı mahrem şeyler olduklarını düşünmüyordum, hala da düşünmüyorum, ki blogun çizgisi değişmeyecek zaten, bunun yanında blogdan gerçek kimliğimi ifşa etmemin, ulaşılır olmamın da sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyordum. Hatalı düşünüyormuşum.

İçinde yaşadığımız dünya ne yazık ki homojen değil, değişik insanlar değişik motivasyonlara sahipler ve belki biz asla yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını anlayamayacağız. O yüzden en doğrusu önlemi baştan almak olacak sanırım.

Bilmiyorum umrunda mı sevgili okuyucu artık bana sadece yorum kısmından ulaşabileceksin.

13 Haziran 2010 Pazar

Want your bad hair

Lissie Bad Romance Cover from paulo reyes on Vimeo.



Şarkı'yı, Gaga'yı her şeyi geçtim. Şöyle sesi olan biri olsun nikahıma alırım, hayatımın kadını yaparım, ama söz konusu videodaki Lissie ise ağzını eğdiği kısmı, hatta ekose gömleğini bile tolere edebilirim ama o saçlar... O saçları tolere edemem Lissie, bunu anlamalısın

6 Haziran 2010 Pazar

Top 5 Generation X filmleri

Herkes ispanyol paçalardan, vatkalı ceketlerden, kalın favorilerden ve aslan yelesi saçlardan bahsederken neden kimse en iri adamda bile babasının kıyafetini giymişcesine bol duran ceketlerden, oduncu gömleklerinden, Tavuk g.tü olarak tabir edilen saçlardan ve bandanalardan
bahsetmez ki.

90'lar nedense bana hep bir kaç filmi hatırlatıyor. Kurt Cobain'den, Guns 'n Roses ve Pearl Jam'dan bile önce bu filmler geliyor. Özellikle Kevin Smith'in yaptığı New Jersey filmleri bir zaman makinesine girip hemen 15 yıl öncesine ışınlanma isteği doğuruyor. Üstelik aşağıda bahsedeceğim filmlerin büyük çoğunluğu "kaliteli" olarak değerlendirilebilecek filmler bile değiller.

Böylece neredeyse 1,5 yıl sonra yine bir top 5 listesi daha yapmış bulunuyorum. Peşinen söylüyorum. Evet, 90'larda şaheserler var ama listeyi inceleyince, bu filmlerin büyük prodüksiyonlar olmadıklarını ve hepsinin generation x diye tabir edilen kuşağı ve onların varoluş problemlerini işlediğini göreceksiniz.

5- Singles(1992)

http://deadon.files.wordpress.com/2007/03/singles.jpg


Cameron Crowe'un yönettiği ve Bridget Fonda ve Matt Dillon'un başrolde olduğu film listeye başlamak için en uygun seçim. Kafası karışık ve evlenmeyle ilgili sorunları olan bir kuşak. Biri hayalinin peşinden koşarken sefalet çekerken, diğer koşmadığı için sefil olan iki adam ve vücudundan, ilişkilerinden, hayattan tatminsiz iki kadın... Ve tabii ki hepsinin ortak besin kaynağı ve filmin mükemmel soundtrack'ini oluşturan müzik: Grunge. Filmde ayrıca Tim Burton, Chris Cornell ve Eddie Vedder'in şöyle bir göründüğünden de bahsetmek gerek


4- Mallrats(1995)



Yukarıda bahsettiğim Kevin Smith'in New Jersey filmlerinden biri. Kevin Smith'in kendisinin bile nefret ettiği, muhtemelen hayranlarının da en sevmediği bu film burada Chasing Amy'nin yerinde duruyorsa tek sebebi size yukarıda anlatmak için çırpındığım 90'lar hakkında daha iyi bir fikir verdiğindendir. Tamam Chasing Amy'de Clerks'e çok güzel göndermeler, sağlam bir Holden karakteri ve kesinlikle Mallrats'den çok daha iyi kurgulanmış bir kadro vardır, ama sadece genç Jason Lee'nin oynadığı Brodie karakteri bile yukarıda Chasing Amy'i öven bütün özelliklerin önüne geçmeye yeter (En azından listeleri benim oluşturduğum bir ortamda). İnternet'in ve oradan indirdiğimiz filmlerin, dizilerin; takip ettiğimiz blogların ve sosyal paylaşım sitelerinin olmadığı bir ortamda yapılacak en mantıklı şey, tabii ki çizgi roman kolleksiyonu yapıp alışveriş merkezinde zaman öldürmektir. Bir de Jay ve Silent Bob gibi iki arkadaşa sahipsen tadından yenmez... Özetle Mallrats, 1995 yılında Clerks'le gazı alan Kevin Smith'in Hollywood'la imtihanıdır. Kendine göre sınıfta kalmış olsa da, bana göre fazlasıyla yeterlidir. Ha bir de finalinde Weezer çalıyor!


3- Before Sunrise(1995)
Aslında şu listeye aynı yönetmenden(Richard Linklater) girmesi gereken film, 1993 yapımı Dazed and Confused'dir ama ne yazık ki bahsettiğimiz film başka bir kuşağı anlattığından listede yerini bulamamıştır. Before Sunrise genel olarak güçlü bir film değildir. Oyuncu olarak sevdiğim Ethan Hawke ve Julie Delpy de bu filmde o kadar başarılı değillerdir. Özellikle trende tanışma sahnesi ve restoranda telefon konuşmalarını simüle ettikleri sahnede sanki kendileri de inanmadan oynamaktadır. "E o zaman bu filmi neden koydun listeye" dediğinizi duyuyorum. Evet, film belki şeklen güzel değildir, ama hikaye olarak oldukça özgün hatta en önemlisi "ilham verici"dir. Bu filmle yoğrulan gençler kendilerini, Interrail'e vurmuş.; Bu filmden gaza gelen genç bünyeler trende gördükleri diğer interrailcilere cesurca yaklaşıp tanışmışlardır. Hepsini geçtim, iki farklı ülkeden iki insanın ikisine de tamamen yabancı bir şehirde sabaha kadar vakit geçirmeleri ve birbirlerine bu kadar kısa sürede aşık olmaları yeterince ilginç bir konu değil midir?

2- Reality Bites(1994)



Bu filmle ilgili blog yazısı yazmışım zamanında daha ne yazayım. I'm nuthin' den bahsedeyim, evet. Bu filmin, bu filmlerin, bu listenin ve anlattığı kuşağın, bu şarkıdan daha iyi bir özeti olamaz. Dinleyin


1- Clerks(1994)

İşte geldik listemizin bir numarasına. Clerks hakkında bahsedecek çok şey var. Filmin sınırlı mekanlarda geçmesi, Randy ile Dante'nin oluşturduğu mükemmel tezat, Jay ve Silent Bob, Çatıdaki hokey maçı, Snowballing, Her Kevin Smith filminde ismi geçen insan ziyanı Rick Derris, Tuvalette ölen amca, Randy'nin acımasızca popüler kültüre, müşterilere ve özellikle filmlere saldırması, hatta zorlarsak ufak video dükkanlarıyla, büyük video mağaza zincirlerine belki de kapitalizm ve tüketim kültürüne eleştiri... Abartmadan her sahneyi buraya yazabilirim. Sadece bir quote vererek bitiriyorum

"Dante Hicks: 37! My girlfriend sucked 37 dicks!

Dediğim gibi belki filmlerin hiç biri zamanında birer başyapıt olarak tanımlanmadı, hatta bazıları seviyesiz ve bayağı olarak da eleştirilmiş olabilir, ama bu liste filmlerin kalitelerine göre sıralandığı bir liste değil. İzlemişsinizdir diyeceğim ama son zamanlarda nerede bahsetsem izlenmediğini görmek üzüyor beni, o yüzden hemen başlamanızı tavsiye ediyorum, anca yetişir zaten. Bak soracam sonra bunları...

3 Haziran 2010 Perşembe

All Roads Lead to Tranquility Base


Bir şeye heves ettiğim zaman ne kadar da gaza gelebildiğimi bir daha gördüm. Şurada yazdığım planları sonunda hemen hemen nihayete erdirmiş bulunmaktayım.
Kalın
Öncelikle beni üzmeden, görüşmeye falan çağırmadan 3,5 aylık multi vize veren Hollanda Büyükelçiliğine teşekkür etmeden geçemeyeceğim:) Üstelik sadece 8 gün için başvuru yapmıştım. Olsun sizi seviyorum çocuklar

İkinci olarak, her ne kadar dublin planımı iptal etmeme sebep olacak fiyat artışları gösterseler de, Ryanair şirketi, çalışanları ve gizemli kar etme politikalarına bir teşekkürü borç bilirim.

Son olarak THY'ye sebebi her ne kadar ürkünç de olsa Amsterdam'a en ucuz bileti sağladıkları için teşekkür ediyorum. Ahah Gidiş-Dönüş 453 Tl. Üstelik İzmir'den direkt

Teşekkür ve cıvıma kısmı bittiğine göre, sıra neler yapacağımı anlatmaya geldi.

18 Haziran Cuma. Saat 16.00 İzmir- Amsterdam
22 Haziran Salı'ya Kadar Amsterdam
22 Haziran akşam trenle Eindhoven'a geçiş
23 Haziran Çarşamba, saat 08:50'de uçakla Marsilya
23 Haziran akşamı Marsilya, Le Dome'da Bob Dylan konseri (yey!)
24 Haziran Perşembe 06:50. Uçakla Eindhoven'a dönüş. Oradan trenle tekrar Amsterdam
25 ve 26'sını Amsterdam'da geçirip 26 Haziran Cumartesi gecesi İzmir'e dönüş
27 Haziran Pazar sabahı Hastanede nöbet(ahah!)

Budur plan. Marsilya'dan Eindhoven'a ve Eindhoven'dan Amsterdam'a dönüş biletleri hariç bütün biletleri almış planımı yapmış durumdayım. Marsilya'dan dönüşü bir iki gün sonra alacağım, zira Eindhoven yerine Brüksel'e geçip orada da iki gece kalıp dönebilirim. Daha karar vermedim. Belki Amsterdamı beklerim karar için. Doyamazsam Brüksel'den vazgeçer, yukarıda yazdığım gibi devam ederim, ki büyük ihtimal de öyle olacak.

İlk Yurtdışına çıkarken kendi boyumda bir valiz götürmüştüm. Sonra seneler geçtikçe valiz boyutu küçülmeye başladı. Bu sefer ya pratik ve özellikle küçük; tekerlekli bir valiz+ sırt çantası ya da sadece büyük bir backpack götürmeyi düşünüyorum. Her şeyden birer tane götüreceğim, çünkü mutlaka orada dayanamayıp H&M vurgunu yapacağımı biliyorum.

Marsilya'ya gidiyorsam sadece Bob Dylan için gidiyorum, zira yukarıda gördüğünüz üzere(o derece görgüsüzüm) uçak biletlerim ve konser biletimin toplam maliyeti sadece 96.80 €. İstanbul'da 31 Mayıs'ta verdiği konserin en ucuz bilet fiyatını hatırlayalım bakalım. Şaka gibi değil mi?

Şimdiye kadar her seferinde yalnız gezdim ve çok keyif aldım. Bu kez sıkılabilirim, eski keyfi alabilirim ya da çok daha keyifli geçebilir bu yolculuk. Hiç önemli değil, çünkü hep yolda olacağım. Yolun kendisi bile ayrı hikayeyken, sadece Bob Dylan'ı izlemek için en alakasız iki şehir arasında seyahat etmek başlı başına bir macera değil midir? Belki ileride çocuklarıma anlatacak bir hikaye çıkacak.

O değil de çocukları falan bilmem ama 8 gün için 8 blog yazısı gelecek, hem de aynı günün akşamında gelecek onu söyleyebilirim.