27 Mart 2011 Pazar

Güncellemeler 19: Here Comes The Sun

http://img1.loadtr.com/b-423684-95_Spring.jpg

Google görsellerinden bahar konulu resim ararken karşıma Renault Broadway Spring çıktı. Ne yapalım? Sizin de kısmetiniz buymuş. Ve hayır bu benim arabam değil.

**Blogger yasağı ile herkes bir şeyler yazdı. "Bloguma dokunma" gibi şaşırtıcı derecede iyi organize edilmiş bir kampanya düzenlendi. "Ve sonunda yasak kalktı" demek isterdim ama ilginç bir şekilde bloglara hala düzgün bir şekilde ulaşmak mümkün değil. Aslında böyle bir zamanda yazmaya devam etmek, en azından bir mücadele belirtisi göstermek gerekiyor, ama ne yazık ki bu ben değilim(it ain't me babe). Her yıl Şubat-Mart aylarında düşen yazı sayım ve hevesim bu sene blog yasağıyla beraber iyice belirginleşti. Nisan'ın gelmesi ve yasağın da umarım sonunda tamamen kalkmasıyla ben de tekrar uyanırım belki ha? Hem cemreler falan da düşecek yakında.

**En son kaza yaptığımı yazmıştım. Hasarlı bir şekilde servise bıraktığınız arabanızı, hiç bir iz kalmamış, bıraktığınızdan daha yeni-en azından daha parlak ve temiz- bir şekilde teslim almanız güzel, bir nevi her şeyi unutturuyor. Keşke emosyonel ya da fiziksel travma yaşayan insanları da, böyle iz bırakmadan düzeltebilecek yerler olsaydı. İçinde bulunduğum meslek kolunun bu işi yapması gerekiyor, ancak ne yazık ki bizim tedavilerimiz sonrası insanlarda mutlaka bir iz kalıyor. Bazen tedavinin kendisinin izi kalıyor...

**Sizi bilmem, ama ben kesinlikle tatil için çalışıyorum. Tatilin benim için nasıl özel bir ritüel haline geldiğini tatil yazılarım kesinlikle anlatıyordur. Mart dönemecini geçtiğimize göre önümüzdeki aylar tatili planlama ve o planları gerçekleştirme ayları. Ben geçen sene olduğu gibi, bu yıl da tatilimi ikiye bölmeye karar verdim. Eylül'ün iki haftası nihayet uzun süredir beklenen Amerika seyahatine ayrılırken, Haziran'ın sekiz gününü kapsayan tatilimin diğer yarısı hakkında hala karar verebilmiş değilim.

**20 aylık çömezlik periyodundan ve 8 ay önceki yanlış alarmdan sonra nihayet kliniğe yeni biri başladı. İş yüküm ve nöbet sayım belirgin bir şekilde azalacak ve bu gerçekten hayatımda belirgin bir fark yaratacak. Bundan sonra gelecek her kişi, daha az nöbet ve kendime ayıracak daha çok zaman anlamına gelecek.

**Geçen hafta oynanan Fenerbahçe derbisine giderek, hayatımda ilk defa bir Galatasaray maçına, yeni statta hem de derbi maçına gitmiş oldum. Tabii bu kadar anlam yükledikten sonra gönül, sonucun da tatmin edici olduğunu anlatmak ister ama pişman olmadım sanırım. Bu arada stad gerçekten mükemmel

**Stad gerçekten mükemmel ve yaza kadar başka bir Galatasaray maçına gitmeyeceğimi varsayarak, 8 temmuz'da ikinci kez TT Arena'ya gidiyorum. 1993'te ilk geldiklerinde kendilerini bilecek ya da olgunlukta olmadığımdan ve 17 yılda bir geldiklerini düşününce bir daha gelme ihtimalleri pek bulunmadığından aşağı yukarı kendilerini Türkiye'de izlemek için ilk ve son şansım olan bu konseri kaçırmak üzücü olurdu. Biletler satışa çıktığı gün bir tane saha içi bileti(tribünde bon jovi mi izlenir?) edinerek geri sayımı başlattım. Umarım böyle bir setlist'le çıkarlar.

**Gitar hocası ile ilgili attığım post sonrası gelen öneri mailleri sayesinde nihayet kendime bir adet gitar hocası ve düzenli bir uğraş buldum. En yakın zamanda başlıyorum. Ne kadar süre devam eder bilmiyorum, ama bu derslerin mutlaka bir şeyler katacağından eminim. 10 yıldır kendi kendime yanlış öğrendiğim, kemikleşen şeyleri düzeltse bile yeterli olur. Bir de spora mı başlasam ahah?

**Velhasıl(vaay) Nisan geliyor. Kış, geçen hafta son çabalarını gösterip 7-8 aylığına(izmir için tabi) aramızdan ayrıldı. Şimdi artık yazı yazmanın, tatil planları ve ufak hafta sonu kaçamakları yapmanın, iş çıkışlar Alsancak'ta sıcak hava+soğuk bira kombinasyonunun zamanı. Hatta durun burada Candan Erçetin'in kesinlikle güzel kafayla yaptığı Melek(nora hanım düzeltti) adlı şarkıdan alıntı yaparak bitireyim: "...Ve daha bir sürü şey"(böyle bir şarkı sözü mü olur yahu)

6 Mart 2011 Pazar

Hayat bir kazadır

"Ey gece otobüslerine binenler, mutsuz kardeşler, biliyorum sizlerin de aynı yerçekimsizlik zamanını aradığınızı. Ne orada, ne burada, ama iki dünyanın arasındaki huzurlu bahçede başkası olup gezinmek. Meşin ceketli futbol meraklısının sabahki maçı değil, kanlar içinde bir kızıl kahramana dönüşeceği kaza saatini beklediğini biliyorum. Plastik torbasından ikide bir bir şeyler çıkarıp tıkman asabi teyzenin kızkardeşine ve yeğenlerine değil, öteki dünyanın eşiğine ulaşmak için can attığım biliyorum. Açık gözü yolda, kapalı gözü rüyalarda gezen kadastrocunun vilayet binalarını değil bütün vilayetlerin arkada kalacağı o kesişme noktasını hesapladığını ve en ön sırada uyuyan soluk yüzlü liseli aşığın sevgilisini değil, ön camı tutku ve hırsla öpeceği şiddetli buluşmayı düşlediğini biliyorum. Bu heyecanla zaten hepimiz, şoför sıkıca bir fren yaptığında, otobüsümüz rüzgârla şöyle bir savrulduğunda hemen gözlerimizi açıp yolun karanlığına bakıp o sihirli saatin gelip gelmediğini çıkarmaya çalışıyoruz."



En kötüsü de ses aslında. Fren sesi, korna sesi, aracın içindeki insanların uyarı, kızgınlık en çok da korku içeren sesleri ve en önemlisi çarpışma sesi...

Önünüze çıkan araca doğru giderken, evet sonuna kadar bastığınız frenin bir işe yaramayacağını bilerek giderken aslında bilinmez bir yere doğru da gidiyorsunuz. Bu saniyeler, belki bazen saniyelerden de daha az süren bu yolculuk, o kadar kısa, hem bir o kadar da uzun ki, sayamayacağınız kadar düşünce balonları patlıyor beyninizde, bir çok hesap geçiyor kafanızdan. Bu bütün düşünceler ve hesaplar beyhude, bunu siz de biliyorsunuz, çünkü siz ve önünüzdeki, son durağınız olan kamyonetin sağ yanı arasındaki metreler azaldıkça yapacağınız hiç bir şey sonucu değiştirmeyecek. Buna rağmen kafanızdaki düşüncelere engel olamıyorsunuz.

Yukarıda, beyniniz bunlarla meşgulken aşağıda böbrek üstü bezinde de hummalı bir çalışma var. Bu süngerimsi yapıdaki bezin içindeki milyonlarca hücrenin bu zamanlar için küçük kesecekilere depoladığı adrenalin, uzun süredir bu anı bekliyormuşcasına, çıkış zilini duymuş ilkokul çocukları gibi keseciklerini patlatıp kanınıza karışmaya başlıyor. Kalp atışlarınız hızlanıyor, göz bebekleriniz büyüyor refleksleriniz keskinleşiyor, ama nafile...

Vücudunuzun ve beyninizin hiç bir çabası işe yaramıyor ve nihayet o sesi, bir şeylerin yolunda gitmediğinin, bir şeylerin hasar gördüğünün habercisi olan ve sırtında bir sürü belirsizlik taşıyan o sesi duyuyorsunuz.

O sesle beraber olayın ikinci kısmı başlıyor. İlk duygu "merak" oluyor. Kendinize ve diğerlerine bir şey olup olmadığını merak ediyorsunuz, ellerinizi ayaklarınızı hareket ettiriyorsunuz, ettirebildiğinizi görüyorsunuz. Tabii elleriniz titreyerek ihtiyacınızdan fazla hareket edebildiğini gösteriyor. Arabadaki diğerlerini merak ediyorsunuz, herkes iyiyse bu kez kazaya karışan diğerlerine bir şey olup olmadığını merak ediyorsunuz ve tabii ki arabanıza ne olduğunu merak ediyorsunuz. Bu esnada ilginç bir coşkunluk hissi kaplıyor benliğinizi, nedenini anlamıyorsunuz ama içiniz içinize sığmıyor.

Size sonsuzluk kadar uzun gelen bir kaç saniyeden sonra nihayet kendinizi hazır hissettiğinizde, bütün meraklarınızı ve coşkunluğunuzu bastırmak üzere eliniz kapı mandalına gidiyor ve dışarı çıkıyorsunuz...