31 Aralık 2009 Perşembe

'010

Christmas ne olm sayın google images, bu kez kınadım seni



Hastanede nöbetçi olarak giriyorum, sanırım en güzel yeni yıl hediyesi bugün yaptığımız vakaların kanamamaları olacak. Çok da sorun değil aslında, plan yapma anksiyetesi yaşamadım en azından, bir de Regina Spektor var, tatlı tatlı Fidelity söylüyor...

"And suppose I never ever met you
Suppose we never fell in love
Suppose I never ever let you kiss me so sweet and so soft
Suppose I never ever saw you
Suppose we never ever called
Suppose I kept on singing love songs just to break my own fall"

Şu blogu takip eden 65 kişinin ve yaklaşık 10 bini ben olsam kalan 35 bin ziyaretçinin hepsinin yeni yılı kutlu olsun o zaman

30 Aralık 2009 Çarşamba

Ekşi Sözlük

http://beerserk.files.wordpress.com/2008/12/eksi-sozluk.jpg

An itibariyle 8 yıllık okurluk, 2 yıllık yazarlık dönemimi noktalayıp, pılımı pırtımı topladım, kapıyı arkamdan kapattım.

Çok uzun saatler geçirdim sözlükte, toplasanız belki onlarca gün eder, çok da eğlendim, sonsuz trivialar edindim, ama artık değişen profiliyle sözlüğe, sözlüğün yeni ve kollektif duruşuna, fikrine ve tepkilerine ait olmadığımı anladım.

İçinde bulunduğunuz ortamda canınızı sıkan bir şey varsa o ortamı değiştirmeye çalışırsınız, eğer değişime dair hiç bir umudunuz kalmadıysa da orayı terkedersiniz. Kimine göre gitmek, korkmak, kolaya kaçmaktır, lakin bahsettiğimiz konu ekşi sözlük gibi hayati önemi olmayan bir internet sitesiyse, korkmakmış, kolaya kaçmakmış düşünmez, hesabınızı kapatır gidersiniz...

Thanks for all the fish diyorum yine de

28 Aralık 2009 Pazartesi

What I really need...

...is what makes me bleed.

http://userserve-ak.last.fm/serve/_/285494/Damien+Rice++Lisa+Hannigan.jpg


...aşağı yukarı şöyle bir şey oluyor

Sevdiğimiz şarkıları içselleştiririz, ama bazıları vardır ki birebir bizi anlatır, bizimle tamamen örtüşür.

Damien Rice'ın Volcano'sundan bu blogda bir kaç kez daha alıntı yapmışımdır. "O" albümünün en güçlü parçalarındandır. Şöyle bir Bridge kısmı vardır ki asıl beni tavlayan yeridir:

"What i give to you
is just what i am going through
This is nothing new
No, no just another phase of finding
What i really need, is what makes me bleed
like a new disease
Lord, she's still too young to treat"

Bunu ilk dinlediğimden beri yaşadığım döngülere bakıyorum, bile bile yanlış insanları seçip onlara hep içinde bulunduğum dönemi yaşattığımı görüyorum. Hep benim yaşadıklarımın, yaşayacaklarımın ya da hayatımdaki dönüm noktalarının arifesinin oluşturduğu ajandaya göre hareket etiğimi, ettirdiğimi anlıyorum. Kendimi buluşlarımın her seferine denk gelenleri görüyorum.

O zaman anlıyorum ki benim asıl ihtiyacım olan belki de beni acıtacak, kanatacak birisi. Özleyeceğim, belki bir iki günlüğüne görmek için yüzlerce kilometre yapmaktan üşenmeyeceğim... Gerçekten aradığım, ona attığım her adımı yavaş yavaş atıp, aradaki hızlanmalarda "acaba çok mu gittim" diye endişeleneceğim birisi, Ona yolladığım her mesaja, ona söylediğim her söze alt metin katacağım gibi; onun bana söylediği, bana söylemediği her sözde alt metin arayıp, belki o alt metinlerde kendimi bulurum diye umutlanacağım kişi.

Şimdiye kadar hep ne istemediğimi bildim, neleri sevmediğimi sıraladım, nelerden nefret ettiğimi anlattım, ama artık ne istediğimi de biliyorum.

Öyleyse gel ey imkansız olan, korkma, ben kanamaya hazırım.

25 Aralık 2009 Cuma

2009

http://media.comicvine.com/uploads/0/9055/810354-motivational_christmas_super.jpg

Hayatımın en hareketli, en fazla değişim getiren yılı oldu belki de 2009. Peki, hep beraber hatırlayalım madem neler olmuş.

Previously on October Swimmer:

Ocak, Şubat ve Mart: Tus çalışmakla geçen karanlık aylar, bir de daha da devam edilse çözülmesi ve düzeltilmesi güç bir hatayla süslenmiş. Depresyon had safhada. Bir kaç ay sonra ne olacağı, nereye gidileceği tamamen belirsiz. Hayatın yüzde 60'ı kütüphanede geçiyor. En büyük dert, her gün oturulan masanın boş olup olmadığı.

Yahu yazarken sıkıntı geldi yine...

Ha unutmadan bir de TUS kampı vardı Mart'ta.

Nisan: TUS sınavı, sınav sonucunun belli olması, büyük bir rahatlama ve özgürleşme hissi. Alfa 147, Mecburi hizmet tercihleri, yavaş yavaş şekillenmeler...

Mayıs, Haziran, Temmuz: Diyarbakır'da Mecburi hizmet, özler et lokantası, künefeci levent usta ve dokunmatik sipariş aparatları, buket lahmacun, sanat sokağı ve beyaz kafe'de nargile, önce Yiğit'in sonra Cansu'nun ziyaretleri, Mardin ve Midyat gezisi, Arda, Nostalji, köklere dönüş, o yeşil apartman, her gün işe giderken yapılan 120 kilometre, Ergani, bereketli köyü, sağlık memurum Hacı Bey'in "Hucam, Ahmetli'ye gidelim, poliklinik yapalım, dünerimiz artsın" demesi, saf bir rahatlık hissi...

Ağustos, Eylül, Ekim:  ihtisasa başlayış, mecburi hizmetteki her anlamıyla kebap olan ortamın yerini birden ayda 10 refakat nöbetli yoğunluğa bırakması, bir kaç ayda öğrenilen şeylerin haddi ve hesabının olmaması, uykusuz geceler, burun kanamaları, kulak ağrıları, yeni bir ortam, yeni bir ev, yeni bir hayat...

Kasım: Acil rotasyonu ve getirdiği ilginç uyku döngüsü, birden tüm hastaneyi ani bir şekilde tanımayı getiren çalışma şekli, domuz gribi, "Doktor bey, serumumuz bitti", "Hocam, bizim tahlil sonuçları çıkmadı mı?", "Hocam daha çok kalır mıyız burada" ifadeleri, soruları. Akineton yaptırmaya gelen madde bağımlıları, En güzel gününün son gün olduğu bir rotasyon

Aralık: Kliniğe geri dönüş, nöbet sayısının tekli rakamlara düşmesi, iş yükünün azalması, yaşadığını hisseden bünye, eli neşter tutan October, ilk hastasını kaybeden Swimmer. Artık boş vakitlerde bir şeylerle uğraşmaya yeniden başlama ihtiyacı...

...derken bitmiş 1 yıl. Dediğim gibi unutulmayacak bir yıldı. Unutulmaz zaten.
[christmas+sucks+hitler+++motivational+poster+posters+inspirational+funny+demotivational+hot++humorous+pictures+images+girls+babes+www.motivationalpostersonline.blogspot.com++(3).jpg]

Gelelim 2010'dan beklediklerime:

**All I want for christmas is you diyerek daha listenin başından ne kadar da ciddiyetsiz olduğumu gösteriyorum

**Nisan Tusundan bir çömez asistan

**Gitara devam edip eksik olduğum teknik yönüne mi eğilirim, yoksa piyano dersine mi başlarım bilmiyorum ama artık müzik konusunda bir şeyler yapmak istiyorum. Kayıt falan da yapmak istiyorum tekrar, ne kadar dandik de olsalar seviyorum kayıtlarımı:)

**Sağlık istiyorum yahu, evet poliklinik ve ameliyat sayımızın biraz da olsa düşmesini sağlayacak kadar sağlık serpiştirilsin insanların üstüne. Ya da kansere çare bulunsun artık da kendimizi kasap gibi hissetmeyelim istiyorum.

**Yiğit TUS'u kazansın, benim hastanemi kazansın istiyorum

**Başka da bir şey istemiyorum, nasıl da ufak şeylerle mutluluk potansiyeli olan bi insanmışım, bilememişim. Gerçi kansere çare bulunmasını istemişim yukarıda ama olsun.

Beni izleyen, bu blogu ziyaret eden ve bunları okuyanların da istedikleri gerçekleşsin istiyorum da çok dandik bir temenni oldu, o kadar istek nasıl gerçekleşecek:)

22 Aralık 2009 Salı

Son ses


Geliyorlar, seslerini bırakıp gidiyorlar...


Bizim için hepsi rutinin birer parçası. Poliklinik günümüzü ameliyat günü izler. Bir sonraki gün ameliyat olacak hastaların yatışı poliklinik günü yapılır. Akşamında hastanın öyküsü alınır, fizik muayenesi yapılır, ameliyat için onamları alınır ve dosyası doldurulur. Artık hasta ameliyat için hazırdır.

KBB'nin rutininde septoplasti gibi burun kıkırdağının düzeltilmesi ameliyatı, burun estetiği ve bademcik ameliyatı gibi sevimli ameliyatlar önemli yer tutsa da, kanser ameliyatları da sürekli olarak yaptığımız ameliyatlardan. Özellikle eğitim araştırma ve üniversite gibi referans hastanelerinde ise onkolojik ameliyatlar kaçınılmaz oluyor.

Aralarında beni en çok etkileyenler gırtlak kanseri olanları. Zaten ne zaman poliklinikte orta yaşlı, sigara kullanım öyküsü olan ve ses kısıklığıyla gelen bir erkek hastaya rastlasam içim sızlıyor. Çünkü endoskopu elime aldığım an ses tellerinde neler göreceğimi biliyorum. Ülkemiz hasta profilinde hastaneye iş işten geçtiğinde gelmek yaygınken, ne yazık ki erken tanıyla yaşam konforu değişmeden kurtulacak çoğu hastanın gırtlağını tamamen veya tamama yakın çıkarmak zorunda kalıyoruz.

Gırtlağını tamamen çıkarmak zorunda olduğumuz hastalarda soluk borusunu boğaza açtığımız deliğe ağızlaştırıyoruz. Hasta artık boğazından nefes aldığı gibi. Gırtlağın bir parçası olan ses telleri de gittiğinden hastanın artık sesi fısıltıdan bile az çıkıyor.
İşte en çok bu hastaları hazırlarken üzülüyorum, en çok bunlara ameliyatlarını anlatırken, bilgi verirken etkileniyorum. Bir daha seslerinin çıkmayacağını, boğazlarına kalıcı bir delik açacağımızı anlatmak gerçekten zor. Boyunlarını büküp çaresiz kabulleniyorlar. Bazısının gözleri doluyor. Belki bir daha çıkmayacak sesleriyle bir kaç çekingen soru soruyorlar, teşekkür edip yataklarına gidiyorlar...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Paralel evrende "Cumartesi"

http://quakeragitator.files.wordpress.com/2008/08/slideshow_06.jpg

Bazen kelimeler o kadar tehlikelidir ki, akıldakini açık açık yazmak-yersiz ve zamansızsa- onulmaz yaralar bırakır.

...yavaşça kafenin üst katına çıktım. Neden bilmiyorum ama toplamda yirmiyi geçmeyecek basamakları tırmanmam uzun zaman aldı. Yine de yukarı çıkabilmiştim, önemli olan buydu. Bir sürü boş yer vardı, yine de normalde yaşadığım "boş otopark sendromu"nu yaşamadım. Oturacak yerimi biliyordum.

Oturdum, bilgisayarımı açtım ve yazmaya başladım. Her şeyden yazıyordum. Kafenin arkaplanda çalan müziğine rağmen benim fonumda Damien Rice- Cannonball'u söylüyordu. Ya winamp'ta çalıyordu, ya kulağımda kulaklıkta, ya da kafamın içinde. Önemli değildi. Damien Rice, Cannonball'u söylemeliydi işte.

Sonra O geldi. O da programlanmış gibi oturacağı yeri biliyordu. En uzağımdaki masaya oturdu. Önündeki kağıda bir şeyler çiziktiriyordu. Arada ise masaya koyduğu fotoğraflara bakıyordu. Detayları seçemeyeceğim kadar uzakta oturuyordu, yine de fotoğraflardaki bir kaç yüzü çıkartabildim. Etrafla ilgilenmiyordu, kendi dünyasında bir şeylerle uğraşıyordu.

İzlemeye devam ettim. Uzunca bir süre sadece izledim. Her hareketini izledim. Uğraştığı her şeyi ben de biliyordum sanki. Yine de bir şey demeden izlemeye devam ettim. Benliğimin yarısı, ne kadar uzak olursa olsun seslenmemi, bir şekilde dikkatini çekmemi istiyordu. Diğer yarısı ise bunun hiç de iyi bir fikir olmadığını savunuyordu. Kafedeki o kadar insanın içinde en uzağındaki masada oturan insana seslenmek pek uygun bi hareket değildi. Üstelik her şeye rağmen seslenecek cesareti bulsam bile O dönüp bakmazsa kafeyi terketmek zorunda kalabilirdim. Evet, diğer yarım anksiyete senaryoları uyduruyordu. Biraz evham, biraz gerçeklik... Aradaki uygun oranı bulmalıydım sadece.

Dediğim gibi uzunca bir süre izledim onu, sanki aylar, hatta yıllar geçmiş gibiydi. Neden sonra cesaretimi toplayıp seslendim. Kimse oralı olmamıştı. Sanırım onun dışında kimse duymadı. O ise yaptığı işten başını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi.

Yanına gitmedim, masalarımızın arası çok uzaktı. Bağırarak konuşmaya başladık, kimsenin umrunda değildi nasıl olsa. Rahatsız hissetmedim, rahatsız hissetmedi. Ne hakkında konuştuğumuz önemli değidi. Yine de konuştuk, konuşabilmek önemliydi. Beklentisiz konuştuk, sohbet miadını doldurunca da vedalaştık. Bilgisayarımı çantama koydum ve soğuk sokağa çıktım.

İnce giyinmiştim, soğuk içime işliyordu ama mutluydum. Mutlu ya da mutsuz olmamı gerektiren bir durum yoktu, buna rağmen gülümsememi gizleyemiyordum. Ertesi günü bekliyordum. Yine aynı kafede aynı masaya oturmayı, onun da aynı masaya oturmasını beklemeyi. İkimizin de masaları belliydi çünkü. Birbirine uzaktı ama yine bağırabilirdim. Bağırarak konuşabilirdim. Konuşmaya bu kez nasıl başlayacağımı bilmiyordum ama bir yolunu bulurdum.

Kim bilir belki bir gün aynı masaya da oturabilirdik. Benliğimin oyunbozan yarısı sinsice sırıtıyordu. "Bu kez iyi kıvırdın, ama kendi yararın için çok kaptırma, üzülmeni istemem; çünkü üzülünce beni de üzüyorsun" dedi. Haklıydı, ne diyebilirdim ki?

17 Aralık 2009 Perşembe

mük kemmel



...gel bi çayımı iç Murat Elhamri, kimsin nesin?

12 Aralık 2009 Cumartesi

cumartesi



Ani bir kararla hastaneden kendimi dışarı attım. Ahmak ıslatan yağıyordu, sağnak potansiyeli vardı ama o da karar verememiş olacak ki bir yağdı bir durdu, sonra sıkıldı yağmamaya karar verdi, en azından şu ana dek...

Önce alışveriş yapacaktım, bu ay hiç bir şey almamıştım ve ne alacağımı bilmesem de alışveriş yapmak istiyordum. Ne istediğini bilmek lazım, zaten o yüzden bir şey alamadım. Düz siyah bir kravat dışında... Ne yapacaksam?

Aklımda alışveriş sonrası elimdeki kağıt torbalarla (poşet demiyorum dikkat et!) bir yere oturup bir yorgunluk kahvesi içmek vardı. Aldıklarımı ve yanımda taşıdığım çantamı zorla boş sandalyeye sığdıracak, o esnada aşırı sessiz ortamda kahvemi içerken ister yanımdaki bilgisayarımdan biraz boyun anatomisi bakacak ya da yanımda taşıdığım ve sadece ilk sayfasını okuyabildiğim kitabımı okuyacaktım ve bu esnada hiç sıkılmayacaktım.

Ama şöyle oldu: Üç mağaza dolaştım, sırf alışveriş yapmak için çıktığımdan ve ne istediğimi bilemediğimden hiç bir şey alamadım. Beğendiğim şeyler zaten o mağazalardan daha önce aldığım şeylerdi. Sonra sakin bir yer yerine nedense Starbucks'a girdim. Huzur dolu bir iki saat geçireceğim derken haftasonu diye dersaneyi asan 7-8 li ergen grubun olduğu üst katta buldum kendimi. Laptoptan anatomi bakmadım, Facebook'a girdim, Twitter'dan millete laf yetiştirdim ve sıkıldım, evet sıkıldım. 2 saatlik kaçamağım pek memnun edici değildi. O hariç...

Onla toplamda 3 kelime konuştum. O bir kaç kelime daha söylemiştir. 3 kelime dedik ya açalım:
Yukarıda, o Starbucks vurdumduymazlığıyla kirli bırakılmış masalardan hangisinin boş olduğunu anlamaya çalışırken bana, okuduğu kitabından gözünü kaldırıp yanındaki masayı işaret ederek "burası boş" dediğinde "Boş mu" karşılığını vermekle iki; daha sonra tuvalete giderken masasını soranlara dolu dememi rica ettiğinde ise "Tabi" demekle üç kelime konuşmuş oldum Onla.

Görenin nefesini kesecek bir güzelliği yoktu. Aslına bakarsanız çoğu insanın "güzel" diye nitelendirebileceği biri bile değildi belki de. Çekici kısmı naif olmasıydı ama utangaç değildi. Girişkendi, sohbet canlısı gibi görünüyordu.

Yalnız oturuyordu, ben de yalnızdım. Benle iki defa kendiliğinden etkileşime geçmişti. Masalarımız ayrı masalardan bile sohbet edebilecek kadar yakındı bu nedenle bir kaç defa göz göze geldik. Yine de ben sohbete başlama teşebbüsünün uygun olup olmayacağını düşünüyordum. Tanımadığınız bir karşı cinsle böyle bir durumda ya konuşursunuz ya da konuşmazsınız. Konuşmayı düşünmezsiniz, düşünürseniz zaten konuşmayacaksınız anlamına gelir, üstelik hem konuşmayacaksınız hem de bunun üzerine kafa yoracaksınız anlamına gelir. Ben de öyle yaptım işte, sohbet etmeye teşebbüs etmedim. Düşündüm ve tabii ki vazgeçtim. Hatta bana yerine göz kulak olmamı rica edip lavaboya gittiğinde, geri döndüğü zaman ne söyleyeceğimi bile derledim. Ciddi bir tavır takınıp "Kimseyi oturtmadım buraya" dedikten sonra ortamın ne kadar da gürültülü olduğundan şikayetçi olup sohbete başlamayı planladım. Oysa lavabodan döndüğünde bana "teşekkürler" gülümsemesi attı ben de ona "hiç önemli değil" gülümsemesiyle karşılık verdim.

Sonraki bir saatte ben aldığım muffinin her bıçak darbesiyle dağılmasından hayal kırıklığına uğradım, her gün onlarca kez girdiğim siteleri bir kez daha dolaştım, kesmeyince telefonla konuştum, O'nu göz ucuyla izledim. O ise aynı sukünetle Ahmet Ümit'in Kukla'sını okudu, (Masasının üzerinde ayıraç olarak kullandığı bir fotoğraf vardı. Bir asker savaş uçaklarının arasında, pistte poz vermişti. Ya abisi ya sevgilisiydi. Kesin abisiydi...) arada duruşunu değiştirdi, temizlik için gelen personele yardımcı oldu.

...dışarı çıktığımda içeri ne kadar sıcak ve boğucuysa en az aynı etkide olan bir soğuk suratıma vurdu. Bir an kapının önünde durdum. İçeri girmeyi, yukarı çıkıp masasına oturmayı ve en azından telefon numarasıyla sonuçlanacak bir girişimde bulunmayı düşündüm. Belki o da benim gidişimi izlerken aynı şeyleri düşünüyordu, bilemezdim. Merdivenleri inerken bana kaşlarını kaldırıp bakmasını neye yoracağımı bilemezdim. Üstelik telefonla konuşmayı sevmiyordum bile...

Giden


Şu hayatta tanışması ve arkadaş olması gereken insanlar bir şekilde tanışıyorlar.

Tanışmamızın üzerinden 3 yıl geçti. 3 yılda senin uzun olan saçların kesildi, aşık oldun, okulu bitirdin; benim saçlarım kesildi, sonra uzadı sonra tekrar kesildi:) doktor oldum, mecburi hizmete gittim, geri geldim, uzmanlığa başladım ve sen şimdi askere gidiyorsun...

Bu 3 yıl içinde hayatımdaki sabitlerden biri olduğun için, aracılığınla en az senin kadar muazzam(bu senin kelimen:) insanlar tanımamı sağladığın için sağol karşim. Bahar geldiğinde seni Bostanlı'da uğurladığımız dazlak kafanla karşılayacağız merak etme. Çabuk git, çabuk gel.

1 Aralık 2009 Salı

Güncellemeler 13: Acil Servis


**Kasım ayını hastanemin acil servisinde zorunlu rotasyoner hekim olarak geçirdim. Emin olun güzel bir deneyim değildi.

**Acilde çalışmak için yanlış ayı seçmişim, bir dakika durun. Ben seçmedim. Hiç bir yönetmelikçe meşru olmayan bir rotasyon sonucu orada çalışmak zorunda kaldım ve benim için kasım ayını uygun görmüşler.

**Yanlış zaman? Çünkü malumunuz o çok konuşulan Domuz Gribi namı diğer H1N1, namı diğer A tipi Pandeminin coştuğu zamandı kasım ayı. "Domuz gribine inanmıyorum ben hacı yea, hepsi ilaç şirketlerinin, aşı satmak için..." kuplesiyle başlayan konuşmaları seven gençliğe buradan selam ederim, ve oturdukları yerden konuşmanın her zaman en kolayı olduğunu hatırlatırım.

**Gecede 1000'e yakın hasta baktık diyorum, yarısının griple geldiğini söylüyorum, bazılarının ateşinin 40'ı geçtiğine kendi koyduğum termometreye, kendi gözlerimle bakarak tanık olduğumu belirtiyorum. Ayrıca bir ay içinde hastanemde benim tanık/haberdar olduğum 3 ölüm vakası olduğunu ve bu insanların gayet sağlıklı ve genç insanlar olduklarını da eklemeden geçmiyorum.

**Hayır, amacım sizi korkutmak değil. Sadece hala, bir kısmı doktor olan, insanların bu kadar açık ve ayrıca Dünya sağlık örgütü tarafından 6. seviye olarak kabullenilmiş bir salgına, üzerlerinde oturdukları uzuvlarını kaynak göstererek komplo teorisi üretip "inanmayan" insanları anlamıyorum, ondan bu serzenişim. Yoksa büyük bir kısmınız grip olacak, yüzde yetmişiniz ayakta geçirecek, risk grubuna ait değilseniz korkacak bir şey yok.

**Grip dışında çok ilginç hikayelerim yok acil servis hakkında, tabi muhtemel cinsel ilişki sonrası anüsünü yırtan adamı saymazsak...

**E Nasıl geçti koca bir ay? Dahili bakı biriminde çalıştığımdan, Bolca karın ağrısı, mide bulantısı, kusma, baş dönmesi(aralarına virgül yerine ve/veya ibaresi de koyabiliriz) şikayetiyle gelen ve çok önemsiz ve non spesifik bir karın ağrısı da olabilecek, aynı şikayetlerle ilerleyen ve acil ameliyat gerekebilecek hastalıkları ayırmaya çalıştım. Hasta yakınlarıyla kavga ettim, Acilde "iğne vurdurmaya" gelen madde bağımlısı hastalarla boğuştum, Triyajdaki acil tıp teknisyenlerinin yaptığı saçmalıkları düzeltmeye uğraştım. Bir fark yarattım mı bilmiyorum ama kesinlikle gelen hiç bir hastaya zarar vermediğimi söyleyebilirim. Acil olan ve kaçırılmaması gereken hiç bir şeyi kaçırmadığımı da biliyorum.

**Acil, bir bakıma benim gibi hastaneye yeni başlayan ve çok insan tanımayan doktorların sosyalleşmesi için de bir fırsat. Konsültasyonlar aracılığıyla değişik anabilim dallarından diğer doktorları da tanıma fırsatı oldu. Çoğuyla iyi anlaştım, bir kısmıyla da samimi oldum. Kesinlikle bu hastanede geçireceğim geri kalan 4 yılda daha efektif bir işleyiş için çok iyi oldu. Bunu acilin güzel yanlarından biri olarak not edelim madem.

**Gecemle gündüzüm karıştı, Sandalyede, ayakta, iğrenç bir kanepede uyukladığım anlar oldu, Larenjit olup ancak fısıltıyla konuşabilecek kadar sesim kısıldı, bazen sinirlerim gerildi. Ama bitmez dediğim bir ay sonunda bitti, iyi ki de bitti. Oh.

24 Kasım 2009 Salı

Aşı Olun!

Artık sadece risk grubu değil, herkes istediği takdirde aşılanıyor. Aile hekiminiz ve Sağlık ocaklarında aşı olabilirsiniz. Ortada bir salgın var ve alabileceğiniz yegane önlem bu, neden yapmayasınız ki?

Bu İkiliye Dikkat



Biliyorum Bu güzel videoyu Banu Alkan ve Serpil Çakmaklı filmiyle ilişkilendirme düşüncesi bile berbat ama ne yapalım bi kere yazdık işte. O değil de, şehirde dolaşıyorsun ve bi barın önünde Glen Hansard ve Damien Rice'ın sokakta çalıp söylediğini görüyorsun. Durup dinleyip eşlik ediyorsun, şarkı bittikten sonra da yürümeye devam ediyorsun. Ne kadar sıradan ve bir o kadar da olağan üstü değil mi?

15 Kasım 2009 Pazar

Fragmanlar

http://www.mariaelkins.com/imgs/ElkinsMaria-RedeemingFragments.jpg

***Mavi gözleriye karşı duvardaki popartı inceliyordu. Braveheart, Austin powers, Le grande bleu, Matrix gibi çok bilinen filmlerden duvar kağıdı yapmışlardı. Bizim gibi o da 18.30 seansını bekliyordu sanırım, ama o bizim gibi 2012'yi beklemiyordu. Buna emindim, o daha derin filmler izleyecek birine benziyordu. Zaten 2012 gibi bir filme yalnız gidilmezdi, yanında filmden çıktıktan sonra filmin ne kadar da iğrenç olduğuna dair yorumlar yapacağın arkadaşlar olmalıydı.

Bir süre duvarı tamamen kaplayan camda kendini inceledi. Simsiyah saçları ile beyaz teni nasıl kontrast oluşturuyorsa, siyah montun içine giydiği beyaz da o kadar kontrast oluşturuyordu. Belki bunu bilerek yapmıştı. Belki amaç uçuk mavi gözlerini ortaya çıkarmaktı. Yine de bu haliyle benden, genç görünen, yaşından küçük görünen, benden 4 yaş daha büyük olduğuna inanmak zordu. Arada sırada yazdıklarını okuduğum ve ayak üstü tanıştırıldığım insanlardan biriydi. Her anons duyduğumda kapıldığım geç kalmışlık hissinin verdiği dürtüyle salona doğru kışkırttım bizimkileri, 3. salonda film başlamak üzereydi çünkü. Sonra gözden kayboldu...

***Tek kalmıştım. Düşen alkol toleransımın cezasını çekip, direksiyona geçmeden önce içtiğim iki biranın etkisinin geçmesini bekliyordum. Aslında ceza falan çekmiyordum. Sevdiğim bi mekanda sevdiğim bi grubu dinliyordum. Ama tek kalmıştım, belki ceza olan buydu.

Gece aktivitelerinde tek adam olmak zordur. Masaya oturamazsınız, çünkü tek kişi bir masayı kapatmanıza izin vermezler, verseler dahi kendinizi rahat hissetmezsiniz. Bara oturamazsınız, çünkü grubu göremezsiniz ve canlı müzik dinlerken grubu görmemek tüm büyüyü bozar. Ayakta kalırsınız, Mekanın ortasında değil. Çünkü her zaman ortada çılgın gibi dans eden insanlar vardır ve size sinir bozucu şekilde çarparlar. Bir duvar, bir kapı eşiği, bir kolon kenarı. İşte gece tek başına kalan bir erkeğin durabileceği yerler bunlardır. Yine de bunlar bile sizi alkolle arası iyi olmayan ve ne yazık ki kanda yükselen etanol miktarıyla doğru orantılı çılgınlıkta dans edebilen minyon kızlardan her zaman korumayabilir. Evet, önümde kendinden geçen ufak tefek kız da onlardan biriydi. Önce Steve Miller Band- Serenade çalarken zıplıyordu, şarkı hareketli dedim çok ilginç gelmedi, sonra Losing My Religion çalarken zıplamaya devam etti, ilginçleşmeye başlamıştı. Queen'den Show must go on çalarken de zıplaması ve mütemadiyen bana çarpmasıyla olay ilginçliğini yitirdi. Dönüp bir şeyler söyledi, anlamadım, tekrarlattım. Kulağıma bağırarak özür diledi, ek olarak bir şeyler daha söyledi, ama özür kısmı dışındakileri yine anlamamıştım. Gülümsemekle yetindim. Bir daha tekrarlatmak istemedim. Kulağıma bağırması canımı acıtmıştı. Üçüncü kez dönüp baktığında zaten şarjı bitmiş telefonuma bakıyormuş gibi yaptım. Bir daha denemedi zaten. Kendimi hafiften ayılmış hissediyordum. Bu soğukta çook uzağa park ettiğim arabama yürümek tamamen ayıltacaktı beni. Mekandan çıktım, önünde sigara molası vermiş kalabalıktan sıyrılıp hızlıca arabama yürümeye başladım...

10 Kasım 2009 Salı

No Direction Home


Bu belgesel, bir sinema filmi niyetiyle izleyenler için, aşk-ihtiras-dedikodu-magazin bekleyenler için, şarkıların çözümünü bekleyenler için değil; özetle Bob Dylan'ın gerçekte kim olduğunu, nasıl bir ortamdan geçip Bob Dylan olduğunu öğrenmek isteyenler içindir. Öncelikle bu noktada anlaşalım.

No Direction Home, Bob Dylan'ı çocukluğundan alıp 1966 senesine kadar getiriyor. Bob Dylan'ın elektro gitar ve arkasında bir blues grubuyla sahnelerde görünmeye başlaması ve buna gelen tepkiler üzerine işlenmiş bir "nasıl ünlü oldu" hikayesi aslında... 1965 Newport festivali ve Royal Albert Hall konserlerinin bolca arşiv görüntülerine de başvurulmuş bu minvalde.

Tanrılaştırılan bu insanın aslında ne kadar kırılgan ve bazen ne kadar da güvensiz olduğunu görüyoruz. Bir otele, hırpani görünüşünden ötürü kabul edilmedikten sonra, When the Ship Comes in'i bir gecede yazdığını öğreniyoruz. Çevreye kendisi hakkında doğru olmayan bilgiler verdiğini, hatta ona evini açan insanların plaklarını yürüttüğünü de. Bütün bunlara rağmen o adamın Blowin' in the wind'i, Like a Rolling Stone'u yazdığını da biliyoruz.

Bütün politize edilme çabalarına rağmen, sadece istediği zaman, gerek duyduğu şeyleri protesto ettiğini, bütün yuhalamara karşın hiç bir kızma, sinirlenme, bozulma görüntüsü bile vermeden yapmak istediği müziği, yapmak istediği türde yapmaya devam ettiğini görüyoruz. Düşünsenize içinde yaşadığınız 60'lar Amerika'sında tüm dünyayı etkileyecek kültürel bir devrim oluyor ve siz 3-4 yıl boyunca gıpta edilen, sürekli alkışlanan, o devrimin bayrak isimlerinden birisiniz. Bir gün farklı bir şey denemek üzere sahneye çıkıyorsunuz ve sizi o zamana kadar bağrına basmış kalabalığın tek bir ağızdan sizi yuhaladığını, sizinle dalga geçmeye çalıştığını görüyorsunuz ve bu olayın motivasyonunuzu en ufak bir şekilde dahi değiştirmesine izin vermeden, çalmaya devam ediyorsunuz. İşte bu hayran olunacak bir şey...

Daha fazla uzatmayalım. No direction home'u izleyin. 60'lar ve 70'lerin müzik akımının nasıl ortaya çıktığına şahit olun, Bob Dylan'a daha fazla hayranlığınız artsın. Bir de sonra I'm not there'i izleyin Cate Blanchett'in ne kadar da iyi bir Bob Dylan oluverdiğine şahit olun. Ha eğer Bob Dylan'la yaptığı müzikle, daha da ileri giderek belki temelini yarattığı singer-songwriter makamıyla pek ilgili değilseniz boşverin...

Şekil

Nasıl olmuş?...

5 Kasım 2009 Perşembe

Kurban psikolojisi



Çevrenizde böyle insanlara kesinlikle rastlamışsınızdır. Bazılarıyla yakın arkadaş bazılarıyla da sevgili olmuşsunuzdur. Klasik mottoları "Ben çok iyi niyetliyim, o yüzden herkes beni üzüyor". "Ben çok seviyorum, o yüzden herkes beni terkediyor" bu ve bunun gibi türetilebilecek tonlarca cümlenin özetidir.

Her zaman kurban olduklarını düşünürler, her zaman herkes için en iyisi olmasını istediklerini, buna rağmen çevrenin onlara böyle davranmadığını söylerler. Sevgilileri onu yeterince sevmez, ev arkadaşları arkasından iş çevirir. İş arkadaşları sırf ona uyuzluk yapar...

Aslında temelde büyük bir güven problemi yatar. Aşırı kendine güvensizlik bu bireyleri herkese yaranma çabasına iter. Sevgililerine sürekli iltifatlar, aşırı sevgi gösteriler, ve anlamsız zamanlarda alınan hediyeler; arkadaşlarını gereksiz ortamlarda yüceltmeler, yapılan anlamsız jestler, dert ortağı olma saplantısı bu insanların klasik ortak özelliklerindendir. Çok ve anlamsız konuşurlar, üçüncü kişileri hiç ama hiç ilgilendirmeyen hikayeler anlatırlar; amaç ortamda konuşabildiğini göstermektir, kendini kabullendirme çabasıdır. Hepsi kullanılmaya son derece elverişlidir. Kim bilir? Belki sonradan şikayet etmek üzere içten içe kullanılmak isterler.

Böyle insanları görünce, uzaklaşın! Yakın arkadaş olmayın, hele sevgili hiç olmayın. Hatta mümkün mertebe yaklaştırın kendinize ve kulağına şöyle fısıldayın: "Çok güvensizsin, çok konuşuyorsun, karşındaki insana o kadar yapışıyorsun ki, bütün alanını kısıtladığın insan sonunda senden uzaklaşınca kurban rolüne bürünüyorsun ve unutma bir gün kendine güvenin olduğunda sana yapıldığını iddia ettiğin şeylerin katlarca fazlasını senin gibi insanlara yapacaksın ama ne yazık ki şimdilik bunlardan şikayet etmekle yetiniyorsun"

26 Ekim 2009 Pazartesi

Güncellemeler 12: Haftasonu



**Haftasonuna cuma akşamını da sayacak olursak... aslında saymayalım nöbetçiydim, her zamanki şeyler oldu. Nöbet demişken Kasım ayında acil rotasyonunda olacakmışım. Şu domuz gribi zamanında da her nöbette en az 600 hasta bakan bir hastanenin acilinde bir ay geçirmek gibisi yok. Yani gidip de dönmemek var, ona göre:)

**Cumartesi günü, daha 8 ay önce kütüphanesinde pineklediğim fakülteme gittim. Tabii ki amaç nostalji yapmak değildi. Klinik Araştırmacı Eğitimi amacıyla nöbet çıkışı güzelim bir cumartesi gününün baş ağrılarıyla dolu 8 saatini, 6 yıllık üniversite hayatımın türlü an(ı)larına girmiş 140 hocamla geçirdim. Evet, ders dinlemek ve bir sürü istatistik terimlerinin içinde boğulmak zordu, ama bir şekilde eskiden seni öğrenci olarak gören hocalarının arasına bir meslektaş olarak dönmek, aynı anfide ders dinleyip kahve aralarında muhabbet etmek güzeldi. Ayrıca tabii ki artık, yokluğu durumunda hiç bir klinik araştırmaya izin verilmeyecek araştırmacı sertifikasını da şimdiden almak iyi oldu. Ne de olsa 2. ayımda tezimi almak gibi bir talihsizliğe sahibim.

**Cumartesi ayrıca gece Nefize'yle Mavi Bar'a müzik dinlemeye gittik. Evet, mekanın yaş ortalaması 33'tü, evet, bar çok küçüktü ve evet, o grubun adını bilmiyorum(50 yaşında ve Creep söyleyen solisti olan-Merhaba Fret- ve Cumartesi gecesi çıkan ve kesinlikle çok iyi çalan grup diyeceğim kendilerine, bu arada ismini bilen varsa lütfen söylesin:)) ama çok ama çok eğlendiğimi söyleyebilirim. Rock 'n beer'dan sonra bu kış sezonundaki ikinci favori mekanım olacak Mavi. Güle güle Aksak Lounge yeterince güzel vakit geçirdik bahçende ama artık ilerlemem gerekiyor. Ayrıca ne diye ard arda o güzel bayan garsonları işten çıkardın ki? jdkalsjdksa

**Pazar günü ise kirli havası ve linyitiyle ünlü, yurdumuzun bir başka güzide köşesinde, Soma'daydık. 5 kişi bir arabaya doluştuk ve Işık ve Selma'nın yıllardır istikrarla sürdürdüğü ve çevrede bir sürü kötü örneği olan uzun çook uzun süreli ilişkilerin aksine, iyi hatta heveslendiren bir örnek oluşturan uzuun süreli ilişkilerinin mutlu sonunu görmeye gittik(davetiye gibi cümleler de kurarım, evet) gidiş geliş ve düğünle beraber 7 saat süren bu macera beraberinde bir sürü dedikodu ile bir kaç soru ve düşünce getirdi:

1- Düğün nedir yahu? Cidden nedir? Hani pragmatik olarak tek elle tutulan yanı altınlardır herhalde:)

2- Işık neden bir görev bilinciyle oynuyordu? Yahu adam çiftetelli mi oynuyordu, anjiyo mu yapıyordu, anlamak mümkün olmadı. O konsantrasyonla büzülmüş dudaklar, o rijid kol hareketleri...

3- Yahu büyümüşüz, arkadaşlarımız evleniyor. Daha dün gib...(aah tamam vurmayın, anti klişe timi)

4- Neden her düğünde çevreye şeytani bakışlar atan teyzeler vardır?

**Nöbet listem belli olduğunda kağıt üzerinde gayet boş görünen haftasonum da gayet dolu dolu geçmiş bulundu. Fena da olmadı be. Gerçi leylak şarabı bu satırları okuyorsan ve canım sıkılmasın diye seni de düğüne götürdüm diye bana kızıyorsan topsun. Bu da böyle bir anın oldu işte, fena mı? ...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Bilime ulaşmanın bedeli


29,95 Amerikan doları. Üstelik sadece adı geçen makaleye 24 saatlik ulaşımın bedeli bu. Araştıracağınız konu hakkında adam akıllı bir literatür taraması yaptığınızda ortaya çıkan meblağı düşünün artık. Ya ben çok yeniyim bu konuda ve kesinlikle bu olayın daha kolay bi yolu var. Ya da insanlar literatür tararken sadece abstract okuyorlar.
Benim yolunu bulamadığımı varsayarak, pubmed'teki abstractların full textine ulaşmanın bedava yolunu bilen varsa on bin lira vereceğim. Ya da on bin lira vermem giderim 30 dolara makaleyi alırım, o da olabilir.

19 Ekim 2009 Pazartesi

500 days of summer

http://www.durham21.co.uk/wp-content/uploads/2009/10/500-days-of-summer-01.jpg

Alışılmışın dışında patternleri olan ve alışılmışın dışında biten romantik komedileri seviyorum. Düşünsenize piyasada o kadar çok romantik komedi oldu/olmaya devam ediyor ki, ancak söyleyecek bir şeyi olan bir kaç tanesi aradan sıyrılıyor. 500 days of summer da bunlardan biri.

Eğer siz de işinizden/derslerinizden/problemlerinizden kısacası rutinden sıkıldıysanız, bugün sinemaya gitmek için güzel bir gün olabilir ve eğer diğerlerinden farklı, içine yeterince iyi espriler ve yeterince iyi seçilmiş şarkılar serpiştirilmiş bir film istiyorsanız. O film bu film olmalı. Zaten başka seçeneğiniz de yok DVDrip'i gezinmiyor henüz sanal alemde...

Başrollerini Zooey Deschanel ve Joseph Gordon-Levitt'in paylaştığı filmi Marc Webb yönetiyor. Yönetmen, ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen gerçekten gelecek vaadediyor. Filmde bağlanmaya çok yatkın ve aşka inanan romantik adam Tom ile bir boşanmış aile çocuğu olan ve muhtemelen bu yüzden kimseyi kendisine zarar verecek kadar yakınına almayan ve anlayacağınız üzere ciddi ilişki, hatta ilişki kavramının kendisine karşı olan Summer'ın hikayesi anlatılıyor. Her ilişkide hatta karşı cinsi ilgilendiren her etkileşimde olduğu gibi taraflardan biri diğerine daha çok ilgi duyuyor, diğeri de ne istediğini bilmiyor, böylece filmimizdeki ilişkinin de dinamiği sağlanmış oluyor.
http://wondersinthedark.files.wordpress.com/2009/04/500days.jpg


Gelelim birazcık da Summer karakterine, spoiler vermeden bir iki kelam edelim üzerine. Hatta sadece şunu merak ediyorum. Tom'da kendini o kadar emin hissetmemesinin motivasyonu nedir? Ben bunu merak ediyorum işte. Neden bize ilgi duyanların, daha doğrusu bize, bizim onlara duyduğumuz ilgiden daha çok ilgi duyanların her seferinde canını yakarken, bizi istemeyenlerin, hiç istememiş ve istemeyecek olanların inatla peşinden gidiyoruz. Çoğumuzda derin travmalar açan bu kısır döngünün tek açıklaması "kaçan kovalanır" mantığı olmamalı. Hayat bu kadar yüzeyel olmamalı.

Siz de mutlaka bazen düşünüyorsunuz, Tom gibi, "Acaba neden beni değil de onu seçti?" Sanırım belki de bir sebebin olmadığını kabullenmek, ilşkilerin feromonların etkilediği basit kimyasal reaksiyonlardan ibaret olduğuna inanmak en iyisi.

Toparlayacak olursak. Gidin görün bu filmi, biraz kafanızı boşaltmış, bol bol da gülmüş olacaksınız, en azından gülümseyeceğinizi garanti ediyorum.

18 Ekim 2009 Pazar

Ekose'ye hayır!




Trendleri belirleyen insanları anlayamıyorum. Ne gerek vardı şimdi 10 yıl öncesine gitmenin. Zaten zorla insanların aklından ekose gömleği silmişken bizi 10 yıl geriye götürdüler. Yazıklar olsun! Hayır bir de tüm mağazalar/markalar o kadar benimsemiş ki, vitrindekilerin yüzde seksenini ekoseler kaplayınca senin alışveriş seçeneğin yüzde yirmiyle sınırlı kalıyor. Gelin birlik olalım ve Masa örtüsü gibi gezmeyelim! Bu sadece bizim elimizde, sokaklarda gezen son ekose gömlekli temizleninceye kadar bize rahat yok.

http://3.bp.blogspot.com/_qjpwnPW4c1o/RshIW_4lKlI/AAAAAAAAB38/8WmipZu-UqE/s400/NotHalfPlaid.jpg
Ekose gömlekle ancak bu kadar çekici olabilirsiniz.

Yani olmuyor, olmuyor istesemde

http://www.ahirdagemlak.com/images/home_1_00.jpg

...Birasından bir yudum aldı. "Eğer sen bir evsen, evet ben o eve girebiliyorum ama içindeki odaların hepsinin kapısını çalmam gerekiyor, öylece dalamıyorum. Evet yeterince sabredersem, o kapıyı açıyorsun ama bunu kendin açman gerekiyor, sen açmadan girersem bazen aşırı tepkiler veriyorsun" dedi. Düşündüm, metaforu sevdim, hak da verdim ona.

"Ama emin ol sen ve Yiğit kendimi en fazla açtığım insanlarsınız. Daha fazlasını yapamıyorum çoğu zaman. Bilmiyorum kişilikle ilgili bu, bazen size bile içimdekileri dökebilmek için çok birikmesi gerekiyor, artık içimde tutamayacağım zaman anca anlatabiliyorum." Metafordan devam ettim. "Belki romantik ilişkilerde işlerin yolunda gitmemesinin sebebi bu. Evet, siz o evin içine girebiliyorsunuz ama birlikte olduğum insan o eve giremiyor. Nedense izin vermiyorum. Sadece bahçeyle yetiniyor. Bahçeyi görüyor, evin dış cephesinin boyasını görüyor... Bunlara olan ilgisini kaybettikten sonra ister istemez evin içindekileri merak ediyor, eve girmeye çalışıyor. Ama ne perdeleri açıyorum ne de kapıyı aralıyorum. Öylece bitiyor ilişki."

"Çarpık bir tasvir gibi görünse de hayatımdaki insanları koyduğum katmanlar var. Büyük çemberden küçük çembere doğru giden iç içe girmiş çemberlerin oluşturduğu katmanlar. En içtekinde siz ve ailem var, sonrası azalan samimiyete göre dışa doğru gidiyor. Kimse olduğu katmanı değiştirmemeli çünkü sonu -tecrübeyle sabittir-hayalkırıklığıyla bitiyor. Her katman beni, onlara kendimi tanıttığım kadarıyla biliyor. Daha fazla açılmıyorum, daha fazlasına da gerek yok. Dolayısıyla beni en çok tanıyan da siz oluyorsunuz."

Uzun bir sessizlik oldu, sonra konu değişti. Alsancak'ta takılmaya devam edip etmeyeceğimizi konuşmaya başladık...

4 Ekim 2009 Pazar

Güncellemeler 11: Bang bang down on the piano 'til I smash the keys

Bu da biraz önce kliniğin balkonundan, kliniğin nerden baksan 10 yıllık nikon coolpix 4500 marka makinesiyle çektiğim nadide İzmir manzarası
**Ekim geldi. Ne Eylül'ün yazdan kalan şımarıklığı, ne de Kasım'ın kışa bakan karamsarlığı var Ekim'de. Son baharı en efendice yaşayacağınız ay Ekim. O yüzden giyin uzun kollularınızı, akşam çıkarken de ceket alın yanınıza, yılın en sevdiğim ayı bu, gelecek seneye kadar yok, tadını çıkarın.

**Neler oldu? 2 ay oldu nerdeyse işe başlayalı, artık yaptığım işi yadırgamıyorum. Henüz sadece iki ay olmasına rağmen acil şartlarda gelip de müdahale edemeyeceğim çok az şey olduğunu biliyorum. Bu bağlamda zaten bu ay refakat nöbetlerim bitiyor, kasımdan itibaren acile çekmezlerse tek başıma nöbet tutmaya başlayacağım. Böylece daha önce de belirttiğim gibi nöbet sayım düşecek ve daha rahat bi yaşantım olacak.


**Nöbet sayımın düşmesiyle belki çöken sosyal hayatımı da kurtarabilirim. Belki çalışma tempomdan değildir, ama sanki iş hayatıyla beraber artık eskisi kadar eğlenemediğimi düşünüyorum. Bunun yanısıra Yiğit'in artık Ankara'da yaşıyor olması, Nefize'nin ise artık arabayla 5 dk uzaklıkta olmadığı gerçeği de etkilidir belki bu duruma. Bilmiyorum, sadece nöbetim olmadığı günler yapılabilecek her şeyi yapmama rağmen keyif alamıyorum.


**Ne yapıyorum? Alsancağa gidiyorum. Ders çalışırken haftada bir gün gittiğimden özel ve keyifli bir aktivite olan Gazi Kadınlar, Muzaffer İzgü ve Can Yücel sokaklarında sürtme aktivitesi, şimdi haftada bir kaç gün gittiğimden son derece sıradan gelmeye başladı. Ayrıca artık o sokaklar da orada oturan insanlar da yabancı geliyor, eskiden mutlaka bir aşinalık vardı, yürürken en az iki tanıdık görürdük ama şimdi sanki İzmir tamamen çehre değiştiriyor. Sanırım bazı günler evde kalmalı ya da KAsım'dan sonra kendime bir kaç hobi edinmeliyim.


**10 yıl sonra tekrar saat takmaya başladım. Babama '70 yılında hediye olarak gelen ve yeni eve taşınırken ortaya çıkan saat olmazsa takmazdım da. Tamiri ve kayışı için parça gelmesini bir ay bekledim, yaptığım masraf neredeyse yeni bir saat fiyatına denk geldi. O yüzden hevesli ayrıca umutluyum bu antikalığa yaklaşan saatten. İleride bir gün bir çocuğum falan olursa, o taksın isterim(Böyle konuşmalar da yapmaya başladığıma göre, yaşlanıyorum sanırım:) Eski şeyleri seviyorum. Robert Browning'ten geliyor: "One taste of the old time sets all to rights"


**Dün evden çıkarken 7 yıl önce buraya gelen, yurtta kalan, siyah giyip Nirvana ile melankoli yapan çocuğu düşündüm. Zaman çok çabuk geçiyor bunun farkına vardım. İyi ki de geçmiş dedim sonra.


**Çalışmak, kendi paranı kazanmak, iyi bir alım gücünün olması güzel şey de, alınacak şeyler de bitmiyor yahu. LCD televizyon, playstation, piyano, bir de hiç bitmeyen giyim alışverişi... Hayır, hadi hepsini aldın. Ne ara ilgileneceksin/oynayacaksın?...

29 Eylül 2009 Salı

De-persona-lizasyon

http://www.migraine-aura.org/site/content/e27891/e27265/e45446/e54516/e60702/ohCRICKETS_dpdrpaintmk9_en.jpg

...daha önceleri her santimini benliğimde hissederken, şimdi gezdiğim sokaklar yabancılaşmıştı. Yüzler de öyle... Hikayeleri belirsizdi, dünyaları farklı. Kendime ait hissettiğim, oturunca burası benim dediğim her mekan artık benim değildi. Nedense daha önce onlarca kez oturduğum sandalyelerde ilk defa oturmuşcasına etrafı izliyordum. Bütün yüzler yeniydi. Masada konuşulanlar ilgimi çekmiyordu. Masadakiler de. Sadece oradan uzaklaşmak istedim. Eve kapanıp, gece uyuyana kadar hiç bir şey yapmamak.

Yeni hayat, öncekilere de reset atmaktı belki, belki de eskiden bir bonus olan, özel olan şeyleri yapmak bu kadar yabancılaştırdı herşeye.

Mutsuz değildim, sadece çözmeye çalışıyordum bu değişimin sebebini. Beni ben yapan her şey gitmişti sanki. Depresyonlarım, sonu hep zararla biten garip inatlarım, melankoli arayışım, bana sırf kendimi iyi hissetireceği duygusuyla yanlış insanlara yaklaşma huyum, ergenlik travmalarım... hepsi gitmişti. Elime kağıt kalem alıp analiz etsem kağıt üzerinde tamamen karlı durumdaydım.

Dediğim gibi şikayet etmiyordum, sadece merak ediyordum. Acaba boş bir kağıt haline mi gelmiştim hayatımdaki büyük değişimlerden sonra? O kağıt nelerle dolacaktı. Beni rahatsız eden ve şimdi gittikten sonra değişik bir hissizlik hali veren huylarımın yerine yeni ve en az eskileri kadar can sıkıcı huylar mı gelecekti, yoksa bu durum sadece geçici miydi? Acaba memnuniyet hissinden mi kıllanıyordum sadece?

İnan ben de bilmiyordum cevabını, sanırım bekleyip görecektim.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Güncellemeler 10: Gregor Samsa

http://chasness.files.wordpress.com/2008/10/choke.jpg
**Diyarbakır'da çalıştığım 75 gün hiç birşeymiş. Asıl çalışma her gün düzenli mesai saatleri üzerine ayda eklenen 10 nöbetmiş.

**Bakmayın başlığa Gregor Samsa yazdığıma, 3 günde bir nöbet tutuyorum, hayatım kolay değil, işim yoğun, kendime yeterince vakit ayıramıyorum ve bir kaç gündür saçma bir yağmur yağıyor. Buna rağmen yine de-belki de ilk defa- hayatımdan şikayetçi değilim. Bu yoğun tempoda birey olmaktan uzaklaşıyorum ama yine de beni bir birey yapan isteklerimden biri olan hayatı yaşıyorum. Yani, korkmayın hamamböceğine dönüşmeyeceğim.

**Zaman yine geçti sol şeride, bastı gaza. İzmir'e dönmemin üzerinden bir buçuk, işbaşı yapmamın üzerinden ise bir ay geçti. O kadar uzun süre geçmiş gibi gelmiyor asla.
Evet, bir aydır yeni hastanemdeyim ve yeni rutinime alışmış görünüyorum. Aslında o kadar çok şey değişti ki. Bir anda sıfırdan hayatıma bir sürü insan girdi. Büyük çoğunluğunu tanıdığıma memnunum. Sonuçta yıllarca beraber çalışacağız, bu önemli.

**Yağmur cidden sinir bozucu. Bugün akşam üstü, iş çıkışı balık yemeğe gittiğimiz Güzelbahçe'den dönerken, yağan hayvani yağmurda ciddi bir kazaya tanık olduk. Hem de tam önümüzde gerçekleşti. Yolun geri kalan kısmında hepimiz sus pus oturduk. İlk defa canım için bu kadar endişelendim.

**Kasımda Nöbet sayım 7'ye düşecek, ayrıca şu an 10 aktif nöbet tutuyorken, tutacağım 7 nöbetin 4'ü aktif olacak. Yani geri kalan 3 nöbette sadece klinikte bulunacağım, acilden gelen hastalara diğer KBB kliniğinden biri bakacak. Acilden gelen hastalar demişken, nöbetlerde baktığımız ve acilden bize yönlendirilen 5 hastadan 4'ünün hiç bir acil sorununun olmadığını biliyor muydunuz? Genel olarak acil servisi suistimal etme eğilimi var insanlarda. Neden gündüz şartlarında, polikliniğe gelmediklerini sorunca herkesten; "işim vardı", "sıraya girmek istemedim" gibi kabahatten büyük özürler duyuyorsunuz. Tabi bu durumun oluşmasında işlemeyen bir triyaj mekanizması olan ve populist bir şekilde idare edilen acil servislerin de katkısı büyük. Yani aslında suç hastalardan çok, onlara bu fırsatı veren hastane yönetimlerinde.

**Yani siz siz olun, polikliniğe gidin. Ya da illa acile geleceğim diyorsanız, günlerdir devam eden bir kulak ağrınız için gecenin 3'ünde acil servise gelmeyin, daha insani saatler seçin. Hem alacağınız sağlık hizmetinin kalitesi daha yüksek olacak, hem de ertesi gün 10 saat daha çalışacak ve bu 10 saatte ameliyathanede sürekli ayakta duracak hekime de birazcık enerjisini toplama fırsatı vereceksiniz.

**Yağmur da yağsa, sel de olsa, gittiğin film kötü de olsa, bir cuma gecesi gidilen sinemanın, hele eşlikçiniz de hayatınızdaki önemli insanlardan biriyse, tadı hiç bir şeyde yokmuş. Bu akşam da bunu gördüm.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Christoph Waltz


Dün izlediğim Inglourious Basterds'in en iyisiydi. Mimikleri, histerik hareketleri, konuştuğu 4 dille sırıtmadan aynı hissi vermesiyle resmen parlattı filmi. Zaten Cannes film festivalinin jürisi de aynı şeyi düşünmüş olacak ki 2009 ödüllerinde en iyi aktör ödülünü vermişler.

Filme pek değinmeyeceğim, kısaca aradığımı bulamadım diyebilirim, ama sadece bu performansı bile izlemek büyük bir kazançtır bence. Ayrıca Melanie laurent'i de işaret edelim, o da filmin güzel yönlerinden biriydi.

53 yaşında ve Avusturya'lı olan Waltz 30 yılı aşkın bir süredir bu piyasanın içindeymiş. Genellikle Alman Televizyon projelerinde oynayan bu aktörü bulup böyle kullanmak da takdire şayan, o yüzden burada Tarantino'nun hakkını da yememek lazım.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Elif lam mim

Marlene hanım bizi mimlemiş. Bu vesileyle mim dünyasına da girdik bakalım, sonumuz hayırlı olsun inşallah:)

İşte çok merak edilen sorular

1- Bloguna neden bu adı verdin?

Sene 2000. O zaman depresyon meraklısı bir ergenim, nerede içimi acıtacak bi grup bulsam dinliyorum. Yine öyle bi grup ararken JJ72 adlı, şu an dağılmış olan irlandalı gruba rastlıyorum ve çok seviyorum. October Swimmer da onların en sevilen şarkılarından. "Şarkıyı seviyorum öyleyse neden nick yapmıyorum" diyorum ve sözlük vs. her ortamda nickim oluyor. Blog da bundan nasibini alıyor tabi.

2- Blog yazarken star tribiyle istediğin, olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?

Var. Mesela ayrı tuvalet ve soyunma odası istiyorum dksaldk. Yok öyle şeyler ya. Sadece müzikle beraber yazamıyorum, onu biliyorum. Ha bir de kış olsun, iş güç bol olsun. o zaman daha iyi yazılıyor.

3- En son satın aldığın garip şey.

Yani garip statüsüne falan girmez de, en son aldığım ve olağan dışı şey mor renkli galatasaray formasıdır herhalde. Şöyle bi düzenimi oturtayım neler neler alacağım var ya!

4- Şeker gibi olduğun anlar.

Bunu ben bilemem ama geçen gün Yiğit ve Nefize sarhoşken şeker gibi olduğumu söylediler. Öyle olsun.

5- "Arkadaşım artık sormayın şunları" dediğin şeyler?

Eskiden Ne doktoru olacaksın şimdi sen? sorusu sinir bozardı, şimdi kapı gibi cevabım var:) Onun dışında "Gerçekten Diyarbakırlı mısın?", "Oha kaç yaşındasın ki sen?" gibi sorular. Aslında sorun lan, ne olacak?

6- Seks'in sendeki rengi?

Oha bu ne biçim soru:) valla kırmızıdır herhalde.

7- Aynaya bakınca gördüğün?

Valla nasıl bir ruh haline bağlı olduğuma göre değişiyor o. Bazen çok süperim, bazen tahammül sınırlarını zorlarım. Aşağı yukarı her insan ne görüyorsa o.

8- "Kendini okutan blog" dediğin?

Bu konuda marka olmuş üç tane futbol blog var onlar. Eşin dostun blogları var. Bir iki tane arkadaşın arkadaşının blogları var. Kendini okutmayanlar ise böyle wikipedia'dan falan birşeyler okuyup bunu süslü dilleriyle yazan insanların blogları. Ne mantığı var ki?

9- Bu blog sahibi/sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler.

İzmir insanı olduğumdan şehir dışı menşei olanlarla karşılaşamam. Diğerleri eş dost zaten, Karşıyaka tarafında daha yoğunlar, bunun yanında alsancak'ın o çok sevdiğim üç ara sokağında hepsini bulursunuz.

Mimlenenler: spark, postanakronist, leylak şarabı. bu üçü yazsın yeter.

11 Ağustos 2009 Salı

Akşamdan Kalmayken

http://www.kaliteliresimler.com/data/media/1657/yol_manzarasi_2_2.jpg
...Otobüs yolculuğu yapmayın.
October swimmer, 11-08-2009, 11:14, Aydın-İzmir arasında bir otobüs'te

Not: Tatil güzel de, şu geri dönüş olmasa...

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Yalnız Seyahat Etmek

http://www.resim-galerisi.com/data/media/56/Tatil_Merkezi.jpg
...Çoğu zaman can sıkıcıdır
October Swimmer,8 ağustos 2009 17:15, Muğla- Marmaris arasında bir otobüste...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Mecburi Hizmet Günlükleri 2: Son

http://www.brandspankingnew.net/img/headers/the_end.jpg

İkinci postumuzla günlüğümüze son vermiş bulunduk:) E rutine bağlayınca pek bir şey olmadı yazacak. Daha önce de bahsettiğim gibi oldukça sedanter bir mecburi hizmet hayatım oldu. Çalıştığım yer itibariyle çok hasta bakmadım, sağlık ocağında olduğumdan nöbet tutmadım. Şöyle ki çalıştığım 70 küsür günde 200 civarı hasta baktım sadece, ki acilde çalışan arkadaşlar bilir, acil servislerde bir hekim bir gecede o kadar hasta bakıyor.

Başka ne mi yaptım? 6 bin kilometre yol yaptım, bol bol kebap, lahmacun, künefe üçlemesiyle haşır neşir oldum, can sıkıntısından kanser çabası sayılabilecek sayıda nargile içtim. Eski günleri yad ettim, eski arkadaşlarla görüştüm, Diyarbakır'da eski sokakları gezdim, iki tane güzel dostumu ağırladım, onları gezdirdim, bütün akrabalarımla bir kaç yıl yetecek kadar görüştüm. Ve çarşamba İzmir'e dönüyorum. Çarşamba öğleden sonra iki gibi İzmir semalarında olacağım, gelin demiyorum, ama gelecekseniz de hayır demem. Şunun şurasında Elano'dan ne farkımız var:))

Okuduklarınızdan anladığınız üzere keyfim yerinde, çünkü ilişiğimi keserken sorun yaşamadım. Oldukça korkmama rağmen sağolsunlar il sağlık müdürlüğü ilişik kesmemi oldukça kolaylaştırdı(ki beni bekletmelerinden korkuyordum). Şimdi, İzmir'de işe başlamak için 15 gün sürem var ve bir tatili hakettiğimi düşünüyorum. Tavsiyesi olan?

26 Temmuz 2009 Pazar

Spaced

http://www.lib.washington.edu/Media/new/images/dvd/may09/spaced.jpg
"Hazır kişisel postlar zincirini kırmışken araya ne kadar dizi, film, gezi yazısı eklersem kardır" düşüncesiyle, başka bir dizi yazısıyla karşınızdayım.

Spaced 1999 yapımı, başrollerini ve senaristliğini Simon Pegg(Shaun of the dead, How to lose friends..., Hot fuzz) ve Jessica Stevenson'un paylaştığı bir ingiliz dizisi. 2 sezon sürüyor ve ne yazık ki toplamda 14 bölüm. Anlayacağınız üzere diğer ingiliz dizilerinde de olduğu gibi Spaced de sezon başına 6-7 bölüm barındırıyor. Konu buraya gelmişken bu durumun mantığını sebebini bilen varsa lütfen aydınlatsın beni. 15 bölüm/sezon olan Amerikan dizilerine bile az diye burun kıvırırken sezonda 7 bölüm çeken İngilizleri kınıyorum, bundan sonra da mallarını boykot ediyorum.(dizileri dışında, onlar güzel çünkü)

Dizi çizgi roman dükkanında çalışan bir yandan da çizer olmak isteyen Tim ile geçici işlerde dikiş tutturamayan, aynı zamanda olmaya çalıştığı gazeteci yazarlıkta da umut vermeyen Daisy'nin bir şekilde tanışıp ev arkadaşı olmasıyla başlıyor. Sonra ortak arkadaş haline gelen arkadaşlarının ve yeni binalarında, çift olduklarına ikna edip evi kiraladıkları ev sahibi Marsha ve komşuları sanatçı Brian'ın da eklenmesiyle büyüyen grubun maceralarını izliyoruz.

Dizi popüler kültür öğelerine o kadar çok gönderme yapıyor ki, hatta bir bölümün kapanışını star wars jeneriği ve müziğiyle yapıyorlar. Bu göndermelerden bazıları; The X files, Star wars, Lord of the rings, A team, The shining, Psycho, Grease, The Sixth Sense, Scooby-Doo, A space odyssey... Gördüğünüz gibi oldukça fazla gönderme yapmışlar.

İlk bir iki bölümde özellikle Daisy karakterine ısınmakta zorluk çekseniz de, sonraki bölümlerde özellikle Mike(Nick Frost) ve Brian karakterleri diziye dinamizm katıyor. Ayrıca Tim ve Daisy ikilisinin cinsellik katılmamış ilişkisi dizinin tek düzeleşmesini önlüyor. Aralarında belli bir miktar romantizm olduğunu hissediyorsunuz ama bir aşk hikayesi işlenmediğini de belli etmeye çalışmışlar. Özellikle Mike'ın A takımı dansı ve Brian'ın çalışmalarını anlattığı sahneler görülmeye değer.

İzlediğim diğer filmlerinde çok fazla numarasını görmediğim Simon Pegg kardeşimize hakkını veriyor ve diziyi tavsiye ederek huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Freaks and Geeks

http://thebraindrain.files.wordpress.com/2008/10/freaks_and_geeks_tv1999.jpg
Öncelikle böyle bir diziyi 10 yıl sonra keşfedip izlediğim için önce kendime kızıyorum, sonra da Cansu'ya teşekkür ediyorum, zira o olmasa belki bir on sene sonra izlerdim. Hem böyle onun sayesinde keşfettiğim filmleri falan yazıp ondan bahsetmeyince tavır alıyor.

Dizide daha sonra ER'daki hemşire Samantha olarak tanıyacağımız Linda Cardellini, How I met your mother'in Marshall'ı Jason Segel, Spider Man üçlemesinin Harry Osborne'u James Franco ve sabun köpüğü amerikan komedilerinin yeni nesil oyuncularından Seth Rogen başrolleri paylaşıyor. Ayrıca dizinin yapımcıları Judd Apatov ve Paul Feig'in daha sonraki projelerinde(Knocked up, 40 year old virgin, Superbad, Pineapple Express...) bu kadroyu sürekli yeniden buluşturduğunu da ekleyelim.
http://www.greenbaypressgazette.com/ic/blogs/channelsurfing/uploaded_images/freaks-and-geeks-718589.jpg

Buraya kadar her şey hoş güzel de dizinin "ufak" bir kötü yönü var. Sadece 18 bölüm sürmesi... O da aç gözlü Amerikan seyircisine dayanamayan ve yayından kaldırılan dizilerden. Buna rağmen dizinin sonuçlanmayacağı gerçeğini sürekli kendinize hatırlatmadan izlerseniz bu durum çok can sıkıcı olmuyor.

Genel olarak 1980 yılında ufak bir kasabadaki Amerikan lise hayatına değinen dizi klasik lise klişelerini gözümüze sokuyor, ama karakterler, zamanın olayları ve en önemlisi dönemin müzikleri o kadar güzel işleniyor ki, artık bıktığımız Amerikan lise klişeleri bizi rahatsız etmiyor.

18 bölüm boyunca Weir kardeşlerin çevresinde dönüyor olaylar. Abla, Lindsay iyi kız olmaktan vazgeçip okulun havalı çocuklarıyla takılırken, kardeş, Sam ise bir Amerikan lisesinde Geek olmanın zorluklarını yaşıyor. Bu arada Lindsay'in bir yandan ailesindeki iyi kız imajını korumaya çalışırken bir yandan da yeni freak arkadaşlarının onu saf görüp sürekli manipüle etmesine izin vermesi belli bir aşamadan sonra sizin bile canınızı sıkmaya başlıyor. Her şeye evet denmez ki be kızım!

Lafı daha uzatmadan izlemediyseniz izleyin diyorum. Bir de Grateful Dead dinleyin sonra...

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Güncellemeler 8: The Diyarbakır Experience


**Herşeyin bir sonu var. Buraya geleli 2 ay oldu ve artık geri sayım kısmına geçtik. Perşembe konuştuğum bakanlık yetkilisi nakil yazımın ay sonunda çıkacağını söyledi ve ayrıca ismimi kontrol ederek bir sorun olmadığını teyid etti. Böylece saçma evhamlarımın önüne geçildi. Şimdi Ağustos başında buradan ayrılış, ufak bir tatil ve Eylül'e doğru orada göreve başlayış görünüyor.

**Bu şehre misafir olarak gelmişken, şimdi şehri bekleyen konumuna geçtim. Benimle beraber gelen annem ve babam ilk dönenler oldu İzmir'e. İki haftadır ablamlar ve Arda da İzmir'e gidince, şehirde de evde de yalnız kalmış oldum.

**Diyarbakır Tecrübesi... Şimdi de, ileride de bu kısa süren mecburi hizmeti tanımlamaya çalışırken duraklayacağım. Kesinlikle pişman değilim, hem mesleki açıdan hem de 4 yıla yakın bir süredir uzak kaldığım bu şehre geri dönüş yaşadığımdan dolayı, yaşamam gereken bir tecrübeydi diyebilirim. Eskilerin tadını almaya çalıştık bir süreliğine de olsa, çoğu zaman tatlıydı; bazen eski yaraların kekremsi tadını verdi. Ne olursa olsun köklere döndük, yaşamamız gereken nostaljiyi yaşadık ve geri dönüyoruz

**Mecburi hizmet günlükleri adı altında bir dizi yazı yazacaktım ama inanın o kadar az aksiyonla geçiyor ki sağlık ocağı günlerim, yazacak gerçekten bir şey yok. Aynı 100 km yol, aynı çukurlar, sağlık ocağında aynı hastalıklar, aynı personelin aynı şikayetleri... Tek atraksiyon sağlık ocağının nihayet yeni binasına taşınması oldu. Malzeme yine eski malzeme şimdilik, ama en azından musluğumuzdan su akıyor. Hasta baktığım odamda lavabom var. Düşününce garip geliyor en doğal ve temel ihtiyaçlar bile bir süre uzak kaldıktan sonra tekrar elde edilince mutlu ediyormuş. Hijyen ve sanitasyonun lüks olması ne acı...

**İzmir'deki evimin sadece bir kaç yüz metre uzağında, dönümlerce orman yanmış. Oturduğum ve İzmir'in en yeşil sırtına yerleşmiş olan evden çıkma arifesinde bu olayın yaşanması manidar. İzyuva bize "artık gidin" diyor. Zaten ben buradayken boş durmayan ebeveynlerimin çabalarıyla döndüğümde artık Basın Sitesi'nde oturuyor olacağım. Yeni hastanemle arasında 100 m uzaklık varmış. İzmir'de ilk defa gitmem gereken yere, İşe/okula, yürüyerek gidip geleceğim. Bu güzel bir şey. Bakalım 7 yıl dağ tarafında yaşadık, biraz da deniz tarafında yaşayalım.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Thriller



Burada da düğünler böyle olsa, niye gitmeyelim ki?

5 Temmuz 2009 Pazar


***
Koyu sarı bir kazak giymişti, doğrusunu söylemek gerekirse bu onun rengi değildi, ama yapacak bir şey yoktu, 1995'in Ocak ayıydı ve Diyarbakır buz gibiydi. İlkokul beşinci sınıf öğrencileriydik ve ara karne günümüzde deneme sınavı kisvesi altında küçük kutucuklar karalıyorduk. Kurt İsmail paşa sokağın kurum kaplı, 80' model binaları ve gri gök yüzünün verdiği kasvet içimize işliyordu, ama elden birşey gelmiyordu. Anadolu lisesine girecek ve hayatımızı kurtaracaktık.


***
Okul değiştirmek pek sevimli değildir, özellikle de ilkokuldaysanız. Zaten hayatınıza yeni giren ve hala her sabah size karın ağrıları çektiren okul kavramına alışamamışken bir de yeni bir ortama alışmaya çalışmak zordur. Şahsen ben de İçofisteki okulumdan, Lise caddesindeki okuluma geçtiğim günün, hayatımdaki en mutlu gün olmadığını söyleyebilirim, yine de daha önce de söylediğim insanoğlunda var olan adaptasyon yeteneği, bende de en az cinsim kadar gelişmiş olduğundan, bir hafta sürmeden yeni ortamıma alışmıştım. Bir gün sınıfa yeni birileri geldi ve ben asla eskisi gibi olamadım.

***
İlkokulda da kemik bir gözlüğüm vardı, açık kahverengi, nine gözlüğü yuvarlaklığında... Bir gün yine klasik ilkokul boğuşmaları içindeyken kendimi birden O'ndan kaçarken buldum. Sanırım fazla bir şey de yapmamıştım, buna rağmen benim kaçtığımı görmek; onun peşime vermesi için yeterli bir sebep oldu. Can havliyle sınıftan çıkmaya çalışırken kapıdaki kalabalığa çarptım ve o gözlük ortadaki bağlantı yerinden kopuverdi. Suç onun üzerine kaldı, benim de işime gelmişti, eve sunacak bir bahanem, parmağımı işaret edecek biri vardı. Onu yediği azar sonrası, ağlarken görmek üzmüştü beni, ama geri adım atmadım. Kendimi içten içe haklı çıkararak rahatlatmaya çalıştım. Peki sizce bu gözlüğü kim kırdı?

***
Yıllar geçti. ÖSS'ye hazırlanıyorduk. Hayata açılan çemberlerden biri daha kapanmıştı, döngü sonlanmıştı. Aynı sokakta, aynı gri hava ve kurumla kaplanmış binaların arasındaki aynı yerdeydi dersanemiz. Hayat değişmişti o zamandan beri, internet, cep telefonları, taşınabilir mp3 çalarlar girmişti hayatımıza ve dersane testleri teksir kağıdından kuşe kağıda dönmüştü. Yanımda oturuyordu yine, onla paylaşmadığım sırrım için beni zorluyordu, ona ısrarla söylemediğim ve hoşlandığım kişinin kim olduğunu soruyordu. Onlarca kez dilimin ucuna gelmişti. Her seferinde yaşadığım taşikardi başımı döndürdüğünden vazgeçmiştim. Yine o anlardan birini yaşıyordum ve yine söylemedim. Kim olduğunu adı gibi biliyordu. Bildiğini ben de biliyordum. Onun bildiğimi bildiğinden emin olsaydım söylerdim, ama yine söyleyememiştim. Üstünde yine sarı renk vardı. Sarı, hala onun rengi değildi...

21 Haziran 2009 Pazar

Güncellemeler 7: Working Man

http://cache.gizmodo.com/assets/images/gizmodo/2008/07/cassettes.png

**Pazar günlerini sevmiyorum, cumartesi gecesinden itibaren bir huzursuzluk çöküyor üstüme. Hayır işim de yoğun ve stresli değil, buna rağmen pazartesi kötü bir olgu ve benim pazarımı da rezil ediyor.

**Bu aralar herhangi bir yolla tanıştığım herkes bir şekilde ya geçmişimle bağlantılı oluyor ya da tanıdığım insanlarla. Önce Diyarbakır küçük yermiş diyordum, sonra sadece Diyarbakır'ın değil dünyanın da küçük olduğunu anladım.

**İyi ki mecburi hizmetim Ağustos'ta bitiyor, aksi takdirde artık her gün içtiğim nargileler yüzünden tahmini ölüm zamanımı bir on yıl kadar öne çekmiş olacaktım.

**İzmir'i özledim. Hem şehri, hem de içindekileri. Geçen gece beraber içerlerken birbirlerinden habersiz, Yiğit ve Nefize, aşağı yukarı aynı mesajları atmışlar bana. Pek bir duygulandım. Gel de orada olmak isteme!

**Blog olayını gayet sevmişim. İstediğim sıklıkta yazamasam da, bugün eski yazdıklarıma bakınca hayatımın iki yılına yakın bir kısmını buraya kaydetmişim. İleride bir gün dönüp bakmak ve muhtemelen şaşırmak ve kafama taktığım şeyleri küçümsemek için mükemmel bir fırsat. Ayrıca muhtemelen geçmişte ne kadar şikayet eden bir insan olduğumu görüp şaşırırım, ya da şaşırmam, çünkü bu huyum o zaman da devam ediyor olur.

**Kafama taktığım şeyleri küçmsemek diyorum. Geçen gün lisedeki kaset kolleksiyonumu buldum evde, kasetler tarihe gömülmüş olsa da ablam saklamış onları. İşime geldi açıkçası, çünkü burada kullandığım arabam sadece kaset çalıyor ve radyo da Diyarbakır'ı 20 km geçtikten sonra çekmiyor. Anlayacağınız işe gidiş gelişimde aldığım 100 km sessizliğe bürünüyordu her gün. İşte o kasetleri dinleyince birden liseye dönüyorum. O zamanki endişelerimi, sevinçlerimi düşünüyorum. O zamanki müzik zevkimi sizinle paylaşmayacağım, ama her şarkının, sözlerinin bana çağrıştırdıklarını düşünüyorum. Tek derdimin ÖSS ve platonik aşkımın olduğu dönemlerimden bahsediyorum. Oysa şimdi nasıl da küçük geliyor tüm endişelendiklerim. O zaman kendime sorun yaptıklarım mutlaka hayatıma etkili olmuşlardır, yine de küçümsüyorum ister istemez. O yeşil apartmanı bile küçümsüyorum. O geçmişten bir şarkı sözü de aynısını söylüyor:
"And all the things that seemed once to be
So important to me
Seem so trivial now that I can see
"

**İnsanoğlunun adaptasyon kabiliyeti müthiştir. Bunu kendim de tecrübe ediyorum. İşe başlamak, köye gidip gelmek, muhtarla sağlık ocağının çevre düzenlemesi konusunda konuşmak. Çalıştığım yerde insanların benden eğilip bükülerek izin istemesi, bir ay kadar sonra nakil yazım gelince yaşayacağım bürokrasi trafiğini düşünmek... Blogu takip ediyorsanız, siz de biliyorsunuz ki daha iki ay önce nerede olacağım, hangi uzmanlık dalını seçeceğim bile belli değildi. Kütüphanede ders çalışıyordum. Bu değişime şaşıyorum, daha da şaşırdığım şey ise bu değişimi yadırgamamam. Sanki yıllardan beri hayatım böyleymiş gibi geliyor. Belki döneceğimi bildiğim için böyle akıntıya bıraktım kendimi, belki buraya gelirken geçici olduğunu bilmesem mücadele edecektim alışana kadar, bilinmez...

**Buradaki hayatımda her günüm bir öncekinin aynısı. Aynı şeyleri yapıyorum, aynı yerlerde, aynı yüzlerle oturuyorum. Bu da bir şekilde yaratıcılığı köreltiyor. Belki tembelliğime bahane buluyorum ama mecburi hizmete gelirken her gün bir kaç post yazarım diye düşünüyordum. Haftada bir ancak yazıyorum.

Mardin Yollarında The Beatles


İnsanlar blog alemlerinde Çeşme, Marmaris, Bodrum ve hatta yurtdışı tatillerini, tatil planlarını anlatırken, kulunuz October Swimmer ise yaptığı Mardin ve Midyat gezisini, fotoğraflarını aktarmakla yetiniyor. Tabii ki memnunum ve iyi ki gitmişim diyorum, yanlış anlaşılmasın.

İzmir'den bir kaç günlüğüne misafirim olan Yiğit'e hep Diyarbakır'ı göstermek olmazdı. Çevrede görülecek yerleri de gezdirmeliydik. Hasankeyf-Mardin-Midyat yapalım demiştik, lakin tembel bünyeler olduğumuzdan ve yola ancak saat 11'de çıkabildiğimizden doğal olarak Hasankeyf'i iptal etmek zorunda kaldık. Zaten sadece Mardin ve Midyat'lı gezimiz 10 saat sürdü, Hasankeyf de dahil olsa gece yarısı geri dönerdik.

Ben, Yiğit, Arda ve Henry'den oluşan grubumuz iki buçuk saati aşkın, bol bol sigur ros ve The Beatles içeren bir yolculuk sonrası Midyat'a vardık. Merkezde çok fazla oyalanmayıp hemen Dayrul Ömür yani Mor(=aziz) Gabriel süryani manastırına vardık. En üstteki fotoğraf manastırın en çok çekilen fotoğrafıdır herhalde, dayanamazdım bir tane de ben çekmeliydim.

Henry'nin tanıdığı Metropolit'le sohbet etme imkanı bulduk. Metropolit Samuel, süryani dini örgütlenmesinde katoliklerin psikoposuna denk gelen bir mevkiye sahip, pek bir dertliydi. Komşu köylerin muhtarlarının değişik provokasyonları ve açılan saçma davalarla uğraştıklarını anlatıyordu. Bu itilafta taraf olmadığımdan detaylara girmeyeceğim, ama açılan bir davanın konusunun 392 yılında yapımına başlanan manastırın, orada daha önce varolan bir cami yıkılarak yapıldığı iddiası olması, size bu davaların ciddiyeti, hakkaniyeti üzerine bir fikir verebilir sanırım, zira 392 yılında olmayan bir müslümanlık, olmayan bir cami... Daha fazla uzatmadan şöyle bir link veriyorum, okursunuz.

Metropolit'in yanımıza verdiği bir genç(ki kendisi yukarıdaki resimdedir) bize manastırı gezdirip anlattıktan sonra Mardin'e doğru yöneldik. Midyat merkezi gezmedik, bilemedik, pişmanız, ama hem giderek acıkıyorduk, hem de hava kararmadan Diyarbakır'a geri dönmek istiyorduk. 68 Kilometre sonunda Mardin'deydik.

İlk durağımız başka bir manastır olan Deyrul Zafaran, Mor Hananyo idi. Diğeri kadar görkemli olmasa da diğerinden daha organizeydi. Girişin cüzi de olsa ücretli olması, rehberli turu, açılan hediyelik eşya dükkanı ve Cafe-restaurantı ile manastır turizm adına yapılması gerekeni yapmıştı, mor gabriel de aynısını yapmalıydı. Rehberimizle ve geniş grupla manastırı gezdikten sonra Metropolit Saliba'yı ziyaret etmek isteyen Henry'e katıldık. Diğer metropolit'ten daha genç ve daha keyifli bir insandı. İzmir ve körfezin temizlenmesi üzerine, bir de çalıştığım yer hakkında konuştuktan sonra manastırdan ayrıldık.












Mardin'in eski şehir tarafı mümkün olduğu kadar tarihi dokusunu koruyor. En azından yeni yapılar, gerek kat sayısı, gerek renk olarak eskilere uyduğundan bu dokuyu ve harmoniyi bozmuyor. Çarşı kısmını gezdikten sonra ünlü esnaf lokantası, Kebapçı Rıdo'da güzel bir yemek yedik, zamanı da gelmişti. Yemek sonrası Suriye'ye nazır çayımızı ve nargilemizi içtikten sonra dönüş yolculuğu zamanı gelmişti...

12 Haziran 2009 Cuma

Testosteron Türküsü & Senfonisi

http://farm3.static.flickr.com/2403/2240250807_309239edc1.jpg
Olaya kendi cinsimin penceresinden baktığım için ismi yukarıdaki gibi seçtim. Ayrıca bu tabirin Yiğit'ten çıktığını da belirtmeliyim.

Şimdi gelin canlar, kadın-erkek bir olup itiraf edelim, hepimiz yaptık bu olayı. Rahat olun buradan dışarı çıkmayacak, merak etmeyin. Çağımız itibariyle elimizde internet vardı, belki derslerimize yardımcı olsun(!) diye alınmıştı, belki de vizyon kazanmamız adına... Ama biz, gelişen sosyalleşme aparatlarını kullanarak hep beraber çığırdık testosteron türkülerini.

Testosteron türküsü dedik o kadar, sözlerini de yazalım tam olsun bari.

Aa sen de mi seviyorsun o filmi?
Ben o yönetmenin bütün filmlerini izledim
Bir gün çekeyim sana onları?

Chorus:
Vaay zevklerimiz aynıymış, Ne güzel değil mi?
Bir ara sana çektiğim DVD'leri vereyim, değil mi?

Aaa sen de mi seviyorsun o grubu
Bende diskografisi var
Bir gün çekeyim sana onları?

Chorus

Aaa o kitabı sen de mi sevdin?
Ben o yazarın bütün kitaplarını okudum.
Bir gün sana getireyim diğerlerini?

Chorus


Sözler bunlar. Şimdi Ey okur! Elini vicdanına koy da söyle. Hanginizin msn pencerenizde bu konuşmalar yaşanmadı ki? Bu arada yine belirtiyorum: İsim testosteron türküsüdür, doğrudur, ama bu türkünün sadece erkekler tarafından çığırıldığı anlamına gelmesin satırlarım. Sevgili karşı cinsteki okurlarım, siz de yaptınız bunları.

Bir de tabi Testosteron senfonisi var. Kimi çevrelerde adı "Sidik yarışı" olarak da geçiyor. İçeriğin testesteron türküsünden daha sofistike olmasından ötürü senfoni tabirinin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Sofistike dedim değil mi?

Aslında sofistike falan değil. Burada amaç anlamsız cümleler kurarak sidik yarıştırmak. Genelde tema ise, aşk ve metafizik üzerine. Bu senfonide, msn penceresinde, gecenin bir yarısı birbirlerini etkilemek üzere uzun ve yabancı dillerden devşirme sözcüklerle döşeli cümleler kuran gençlerin konusu işleniyor. Hatta yeni kelime icatları da makbul.

Adaylarımız genellikle aşkın yanılgı olduğu tezini savunuyor. Bolca "içselleştirmek" kelimesi geçen cümlelerle, yaşadığımız aşkların aslında bize ait olmadığını, popüler kültür öğelerini içselleştirerek filmlerde ve kitaplardaki aşkları yaşadığımızı belirtiyorlar. Amaç en anlamsız cümleyi kurarak karşısındakine belli konularda boş olmadığını göstermek. Tabii senfoninin sonu bir tarafın pes etmesiyle geliyor.

Bu arada bir seferinde kendimin bile anlamadığı bir cümle kurup, karşımdakinden "yazdıkların çok güzel kesinlikle katılıyorum" cevabı aldığımı bilirim. Bu pes etmek değildir de nedir, a dostlar?

İşe yarıyor mu? Dürüstçe söylemek gerekirse mevcut düzen, yani blogger, facebook aşklarının gelişim algoritmasında testosteron türküsü ve senfonisinin yeri yadsınamazdır diyorum ve konuyu kapatıyorum.(dikkat edersen yadsınmak kelimesini kullandım, msn var mı?)

Fikir için Yiğit'in hakkını yiğite verelim

9 Haziran 2009 Salı

Mecburi Hizmet Günlükleri 1: Bereketli Sağlık Ocağı

Sağlık ocağına girdiğim anda ilk yaptığım şey TUS'u kazandığıma şükretmek oldu.


Bereketli Köyü Diyarbakır'a aşağı yukarı 50 km uzaklıkta bir köy. Sağlık ocağı ise köyün hemen girişinde. Köy, çevre köylere göre daha gelişmiş ve daha zengin olmasına rağmen sağlık ocağının-ki bünyesine Bereketli Köyünden hariç, irili ufaklı 54 köy daha bağlı- durumu içler acısı.

Sağlık ocağının 44 yıllık taş binası artık son günlerini yaşıyor. Fotoğraflardan gördüğünüz üzere her an literal anlamda son gününü de görebilir, zira duvardaki yarıklara bakacak olursak, bina ha gitti ha gidecek. Sonraki hayatında ise yıkılarak, tamamlanan ve teslim için bürokrasi hazretlerinin keyfini beklediğimiz yeni binanın istinad duvarını oluşturacak. Hazır binadan bahsederken sağlık ocağına suyun taşındığını, yani musluktan akan suyumuzun olmadığını da belirtmek isterim. Sağlık hizmeti verdiğimiz yerde akan bir suyumuzun olmaması ironik değil de nedir?

İnternet yok, aslında var ama kablolarla ilgili bir sorun var. Nasıl olsa yeni binaya taşınacağımız düşüncesiyle hiç ellemedim. Aslında biraz da işime geliyor bu durum, zira uzun süredir okumak istediğim kitapları okuyorum böylece.

Bir önceki paragraftan anlayacağınız üzere iş yüküm çok fazla değil. Bugün ve dün toplamda bir hasta baktığımı söylersem boyutunu siz anlayabilirsiniz. Köy Ergani'ye oldukça yakın, bu nedenle insanlar genellikle ilçe merkezine gitmeyi tercih ediyorlar. Haklılar da. Bana gelip muayene olduğunda yazacağım ilaçları almak için de Ergani'ye gidecek. Zaten gidiyorken ikisini de orada hallediyorlar. Bu az iş yükü biraz can sıkıntısına sebep olsa da bol bol okuyorum. Zaman bir şekilde geçiyor.

Sağlık memuru, ebe, hemşire ve hizmetliden oluşan dokuz kişilik bir ekibim var. Pek tanımıyoruz birbirimizi ama geçinip gidiyoruz, devlet memurluğu işte:)

Hep acıklı resimler koymuşum, en güzelini en sona sakladım:) Bu da yeni binamız!


Özetle çalışma saatlerim, iş yüküm, huzurum her şey yolunda da her gün 100 km yol gidip gelmek sıkıntılı oluyor. Yolda canım sıkılıyor ve hatta masraflı oluyor ama olsun, nasıl olsa iki aylık bir durum bu. Mümkün mertebe tadını çıkarmak lazım.

4 Haziran 2009 Perşembe

There and back again

http://www.saglik.gov.tr/extras/birimler/basin/bakan/bakanl%C4%B1k.jpg

Uzmanlık programına kayıt için aldığım 5 günlük mazeret iznimle ilgili nice planlarım vardı. Öncesi ve sonrasındaki haftasonlarıyla tamı tamına 9 gün boşlukta neler yapılmazdı ki? Kayıt, Ankara'da en fazla birkaç saat sürecek bir işlemdi-bir saat sürdü zaten-. O işler haledilir, geriye kalan günlerde, mesela;

**Bursa'ya gidilip arkadaş ziyareti yapılabilirdi, sonra İstanbul'a geçilebilirdi. Bunların hepsi bir kaç gün sürebilirdi sadece.

**İzmir'e gidilebilirdi gayet. Çok özlemeden şöylesine bir görülüp geri dönülürdü.

**Adana'da en samimisinden bir kardeşe ziyaret yapılabilirdi, bol bol kebap yenirdi.

Ne mi oldu?

Önce geçen hafta hallolur diye hesaplanan sağlık raporu ancak dün çıkabildi, 4 gün bir anda gidiverdi o 9 günden.

Sonra bu kalan 5 günde Bursa ziyareti yeterince mantıklı gelmedi, İstanbul ise tamamen çılgınlık gibi geldi. Düşünsenize Ankara Bursa arası 6 saat, Bursa İstanbul Arası 3,5 saat, Bunun üzerine Diyarbakır'a geri dönüş ise paha biçilmez olurdu adeta

Adana hala masadaydı (İzmir en baştan elendi, zira daha iki hafta oldu ayrılalı, biraz özlemek lazım) Adanayı ve geçirilecek bir kaç eğlenceli günü katleden ise dün gece başlayan ve bu sabah işkenceli bir şekilde sonlanan otobüs yolculuğu oldu. Ankara'ya neden otobüsle gittiğim konusuna hiç girmeyeceğim. Sadece, yanımda 1,5 porsiyonluk bir amcayla, dondurmak amacıyla açılan bir klimanın tema olduğu 15 saatlik otobüs yolculuğundan sonra, gayet de büyük konuşarak, "bir daha 7 saatten uzun otobüs yolculuğu yapmam" diyorum. Aslında bu kelimeleri kulanmadan derdim ama blogun genel ahlak yapısına ve üslubuna uymuyor.

Velhasıl sabah AŞTİ'ye vardığımda kafamdan geçen tek düşünce, bir an önce işlerimi bitirip en erken uçakla Diyarbakır'a dönmekti. Sağlık bakanlığında saatlerce süreceğini düşündüğüm işimi bitirdiğimde daha öğlen bile olmamıştı. En erken uçuş saat 18'de olduğundan daha Ankara'da geçirilmesi gereken uzun saatler vardı. Yemekti, yemek sonrası içilecek birşeyler derken vakit geçti, ama bu 24 saatlik Ankara gezisini tamamlamak üzere havalanına dönerken aklımdan o şehri hiç sevmediğim geçiyordu.


P.S: Ankara'da eş dost birileri vardı, ama en yakın tarihte gördüğümü en son 3 yıl önce gördüğümden, "ee nasıl gidiyor" ve sonrasındaki karşılıklı sessizlik formatlı bir buluşmadansa yalnız vakit geçirmeyi tercih ettim, efendice uçağıma binip geldim sonra.