10 Kasım 2009 Salı

No Direction Home


Bu belgesel, bir sinema filmi niyetiyle izleyenler için, aşk-ihtiras-dedikodu-magazin bekleyenler için, şarkıların çözümünü bekleyenler için değil; özetle Bob Dylan'ın gerçekte kim olduğunu, nasıl bir ortamdan geçip Bob Dylan olduğunu öğrenmek isteyenler içindir. Öncelikle bu noktada anlaşalım.

No Direction Home, Bob Dylan'ı çocukluğundan alıp 1966 senesine kadar getiriyor. Bob Dylan'ın elektro gitar ve arkasında bir blues grubuyla sahnelerde görünmeye başlaması ve buna gelen tepkiler üzerine işlenmiş bir "nasıl ünlü oldu" hikayesi aslında... 1965 Newport festivali ve Royal Albert Hall konserlerinin bolca arşiv görüntülerine de başvurulmuş bu minvalde.

Tanrılaştırılan bu insanın aslında ne kadar kırılgan ve bazen ne kadar da güvensiz olduğunu görüyoruz. Bir otele, hırpani görünüşünden ötürü kabul edilmedikten sonra, When the Ship Comes in'i bir gecede yazdığını öğreniyoruz. Çevreye kendisi hakkında doğru olmayan bilgiler verdiğini, hatta ona evini açan insanların plaklarını yürüttüğünü de. Bütün bunlara rağmen o adamın Blowin' in the wind'i, Like a Rolling Stone'u yazdığını da biliyoruz.

Bütün politize edilme çabalarına rağmen, sadece istediği zaman, gerek duyduğu şeyleri protesto ettiğini, bütün yuhalamara karşın hiç bir kızma, sinirlenme, bozulma görüntüsü bile vermeden yapmak istediği müziği, yapmak istediği türde yapmaya devam ettiğini görüyoruz. Düşünsenize içinde yaşadığınız 60'lar Amerika'sında tüm dünyayı etkileyecek kültürel bir devrim oluyor ve siz 3-4 yıl boyunca gıpta edilen, sürekli alkışlanan, o devrimin bayrak isimlerinden birisiniz. Bir gün farklı bir şey denemek üzere sahneye çıkıyorsunuz ve sizi o zamana kadar bağrına basmış kalabalığın tek bir ağızdan sizi yuhaladığını, sizinle dalga geçmeye çalıştığını görüyorsunuz ve bu olayın motivasyonunuzu en ufak bir şekilde dahi değiştirmesine izin vermeden, çalmaya devam ediyorsunuz. İşte bu hayran olunacak bir şey...

Daha fazla uzatmayalım. No direction home'u izleyin. 60'lar ve 70'lerin müzik akımının nasıl ortaya çıktığına şahit olun, Bob Dylan'a daha fazla hayranlığınız artsın. Bir de sonra I'm not there'i izleyin Cate Blanchett'in ne kadar da iyi bir Bob Dylan oluverdiğine şahit olun. Ha eğer Bob Dylan'la yaptığı müzikle, daha da ileri giderek belki temelini yarattığı singer-songwriter makamıyla pek ilgili değilseniz boşverin...

Şekil

Nasıl olmuş?...

05 Kasım 2009 Perşembe

Kurban psikolojisi



Çevrenizde böyle insanlara kesinlikle rastlamışsınızdır. Bazılarıyla yakın arkadaş bazılarıyla da sevgili olmuşsunuzdur. Klasik mottoları "Ben çok iyi niyetliyim, o yüzden herkes beni üzüyor". "Ben çok seviyorum, o yüzden herkes beni terkediyor" bu ve bunun gibi türetilebilecek tonlarca cümlenin özetidir.

Her zaman kurban olduklarını düşünürler, her zaman herkes için en iyisi olmasını istediklerini, buna rağmen çevrenin onlara böyle davranmadığını söylerler. Sevgilileri onu yeterince sevmez, ev arkadaşları arkasından iş çevirir. İş arkadaşları sırf ona uyuzluk yapar...

Aslında temelde büyük bir güven problemi yatar. Aşırı kendine güvensizlik bu bireyleri herkese yaranma çabasına iter. Sevgililerine sürekli iltifatlar, aşırı sevgi gösteriler, ve anlamsız zamanlarda alınan hediyeler; arkadaşlarını gereksiz ortamlarda yüceltmeler, yapılan anlamsız jestler, dert ortağı olma saplantısı bu insanların klasik ortak özelliklerindendir. Çok ve anlamsız konuşurlar, üçüncü kişileri hiç ama hiç ilgilendirmeyen hikayeler anlatırlar; amaç ortamda konuşabildiğini göstermektir, kendini kabullendirme çabasıdır. Hepsi kullanılmaya son derece elverişlidir. Kim bilir? Belki sonradan şikayet etmek üzere içten içe kullanılmak isterler.

Böyle insanları görünce, uzaklaşın! Yakın arkadaş olmayın, hele sevgili hiç olmayın. Hatta mümkün mertebe yaklaştırın kendinize ve kulağına şöyle fısıldayın: "Çok güvensizsin, çok konuşuyorsun, karşındaki insana o kadar yapışıyorsun ki, bütün alanını kısıtladığın insan sonunda senden uzaklaşınca kurban rolüne bürünüyorsun ve unutma bir gün kendine güvenin olduğunda sana yapıldığını iddia ettiğin şeylerin katlarca fazlasını senin gibi insanlara yapacaksın ama ne yazık ki şimdilik bunlardan şikayet etmekle yetiniyorsun"

26 Ekim 2009 Pazartesi

Güncellemeler 12: Haftasonu



**Haftasonuna cuma akşamını da sayacak olursak... aslında saymayalım nöbetçiydim, her zamanki şeyler oldu. Nöbet demişken Kasım ayında acil rotasyonunda olacakmışım. Şu domuz gribi zamanında da her nöbette en az 600 hasta bakan bir hastanenin acilinde bir ay geçirmek gibisi yok. Yani gidip de dönmemek var, ona göre:)

**Cumartesi günü, daha 8 ay önce kütüphanesinde pineklediğim fakülteme gittim. Tabii ki amaç nostalji yapmak değildi. Klinik Araştırmacı Eğitimi amacıyla nöbet çıkışı güzelim bir cumartesi gününün baş ağrılarıyla dolu 8 saatini, 6 yıllık üniversite hayatımın türlü an(ı)larına girmiş 140 hocamla geçirdim. Evet, ders dinlemek ve bir sürü istatistik terimlerinin içinde boğulmak zordu, ama bir şekilde eskiden seni öğrenci olarak gören hocalarının arasına bir meslektaş olarak dönmek, aynı anfide ders dinleyip kahve aralarında muhabbet etmek güzeldi. Ayrıca tabii ki artık, yokluğu durumunda hiç bir klinik araştırmaya izin verilmeyecek araştırmacı sertifikasını da şimdiden almak iyi oldu. Ne de olsa 2. ayımda tezimi almak gibi bir talihsizliğe sahibim.

**Cumartesi ayrıca gece Nefize'yle Mavi Bar'a müzik dinlemeye gittik. Evet, mekanın yaş ortalaması 33'tü, evet, bar çok küçüktü ve evet, o grubun adını bilmiyorum(50 yaşında ve Creep söyleyen solisti olan-Merhaba Fret- ve Cumartesi gecesi çıkan ve kesinlikle çok iyi çalan grup diyeceğim kendilerine, bu arada ismini bilen varsa lütfen söylesin:)) ama çok ama çok eğlendiğimi söyleyebilirim. Rock 'n beer'dan sonra bu kış sezonundaki ikinci favori mekanım olacak Mavi. Güle güle Aksak Lounge yeterince güzel vakit geçirdik bahçende ama artık ilerlemem gerekiyor. Ayrıca ne diye ard arda o güzel bayan garsonları işten çıkardın ki? jdkalsjdksa

**Pazar günü ise kirli havası ve linyitiyle ünlü, yurdumuzun bir başka güzide köşesinde, Soma'daydık. 5 kişi bir arabaya doluştuk ve Işık ve Selma'nın yıllardır istikrarla sürdürdüğü ve çevrede bir sürü kötü örneği olan uzun çook uzun süreli ilişkilerin aksine, iyi hatta heveslendiren bir örnek oluşturan uzuun süreli ilişkilerinin mutlu sonunu görmeye gittik(davetiye gibi cümleler de kurarım, evet) gidiş geliş ve düğünle beraber 7 saat süren bu macera beraberinde bir sürü dedikodu ile bir kaç soru ve düşünce getirdi:

1- Düğün nedir yahu? Cidden nedir? Hani pragmatik olarak tek elle tutulan yanı altınlardır herhalde:)

2- Işık neden bir görev bilinciyle oynuyordu? Yahu adam çiftetelli mi oynuyordu, anjiyo mu yapıyordu, anlamak mümkün olmadı. O konsantrasyonla büzülmüş dudaklar, o rijid kol hareketleri...

3- Yahu büyümüşüz, arkadaşlarımız evleniyor. Daha dün gib...(aah tamam vurmayın, anti klişe timi)

4- Neden her düğünde çevreye şeytani bakışlar atan teyzeler vardır?

**Nöbet listem belli olduğunda kağıt üzerinde gayet boş görünen haftasonum da gayet dolu dolu geçmiş bulundu. Fena da olmadı be. Gerçi leylak şarabı bu satırları okuyorsan ve canım sıkılmasın diye seni de düğüne götürdüm diye bana kızıyorsan topsun. Bu da böyle bir anın oldu işte, fena mı? ...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Bilime ulaşmanın bedeli


29,95 Amerikan doları. Üstelik sadece adı geçen makaleye 24 saatlik ulaşımın bedeli bu. Araştıracağınız konu hakkında adam akıllı bir literatür taraması yaptığınızda ortaya çıkan meblağı düşünün artık. Ya ben çok yeniyim bu konuda ve kesinlikle bu olayın daha kolay bi yolu var. Ya da insanlar literatür tararken sadece abstract okuyorlar.
Benim yolunu bulamadığımı varsayarak, pubmed'teki abstractların full textine ulaşmanın bedava yolunu bilen varsa on bin lira vereceğim. Ya da on bin lira vermem giderim 30 dolara makaleyi alırım, o da olabilir.

19 Ekim 2009 Pazartesi

500 days of summer

http://www.durham21.co.uk/wp-content/uploads/2009/10/500-days-of-summer-01.jpg

Alışılmışın dışında patternleri olan ve alışılmışın dışında biten romantik komedileri seviyorum. Düşünsenize piyasada o kadar çok romantik komedi oldu/olmaya devam ediyor ki, ancak söyleyecek bir şeyi olan bir kaç tanesi aradan sıyrılıyor. 500 days of summer da bunlardan biri.

Eğer siz de işinizden/derslerinizden/problemlerinizden kısacası rutinden sıkıldıysanız, bugün sinemaya gitmek için güzel bir gün olabilir ve eğer diğerlerinden farklı, içine yeterince iyi espriler ve yeterince iyi seçilmiş şarkılar serpiştirilmiş bir film istiyorsanız. O film bu film olmalı. Zaten başka seçeneğiniz de yok DVDrip'i gezinmiyor henüz sanal alemde...

Başrollerini Zooey Deschanel ve Joseph Gordon-Levitt'in paylaştığı filmi Marc Webb yönetiyor. Yönetmen, ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen gerçekten gelecek vaadediyor. Filmde bağlanmaya çok yatkın ve aşka inanan romantik adam Tom ile bir boşanmış aile çocuğu olan ve muhtemelen bu yüzden kimseyi kendisine zarar verecek kadar yakınına almayan ve anlayacağınız üzere ciddi ilişki, hatta ilişki kavramının kendisine karşı olan Summer'ın hikayesi anlatılıyor. Her ilişkide hatta karşı cinsi ilgilendiren her etkileşimde olduğu gibi taraflardan biri diğerine daha çok ilgi duyuyor, diğeri de ne istediğini bilmiyor, böylece filmimizdeki ilişkinin de dinamiği sağlanmış oluyor.
http://wondersinthedark.files.wordpress.com/2009/04/500days.jpg


Gelelim birazcık da Summer karakterine, spoiler vermeden bir iki kelam edelim üzerine. Hatta sadece şunu merak ediyorum. Tom'da kendini o kadar emin hissetmemesinin motivasyonu nedir? Ben bunu merak ediyorum işte. Neden bize ilgi duyanların, daha doğrusu bize, bizim onlara duyduğumuz ilgiden daha çok ilgi duyanların her seferinde canını yakarken, bizi istemeyenlerin, hiç istememiş ve istemeyecek olanların inatla peşinden gidiyoruz. Çoğumuzda derin travmalar açan bu kısır döngünün tek açıklaması "kaçan kovalanır" mantığı olmamalı. Hayat bu kadar yüzeyel olmamalı.

Siz de mutlaka bazen düşünüyorsunuz, Tom gibi, "Acaba neden beni değil de onu seçti?" Sanırım belki de bir sebebin olmadığını kabullenmek, ilşkilerin feromonların etkilediği basit kimyasal reaksiyonlardan ibaret olduğuna inanmak en iyisi.

Toparlayacak olursak. Gidin görün bu filmi, biraz kafanızı boşaltmış, bol bol da gülmüş olacaksınız, en azından gülümseyeceğinizi garanti ediyorum.

18 Ekim 2009 Pazar

Ekose'ye hayır!




Trendleri belirleyen insanları anlayamıyorum. Ne gerek vardı şimdi 10 yıl öncesine gitmenin. Zaten zorla insanların aklından ekose gömleği silmişken bizi 10 yıl geriye götürdüler. Yazıklar olsun! Hayır bir de tüm mağazalar/markalar o kadar benimsemiş ki, vitrindekilerin yüzde seksenini ekoseler kaplayınca senin alışveriş seçeneğin yüzde yirmiyle sınırlı kalıyor. Gelin birlik olalım ve Masa örtüsü gibi gezmeyelim! Bu sadece bizim elimizde, sokaklarda gezen son ekose gömlekli temizleninceye kadar bize rahat yok.

http://3.bp.blogspot.com/_qjpwnPW4c1o/RshIW_4lKlI/AAAAAAAAB38/8WmipZu-UqE/s400/NotHalfPlaid.jpg
Ekose gömlekle ancak bu kadar çekici olabilirsiniz.

Yani olmuyor, olmuyor istesemde

http://www.ahirdagemlak.com/images/home_1_00.jpg

...Birasından bir yudum aldı. "Eğer sen bir evsen, evet ben o eve girebiliyorum ama içindeki odaların hepsinin kapısını çalmam gerekiyor, öylece dalamıyorum. Evet yeterince sabredersem, o kapıyı açıyorsun ama bunu kendin açman gerekiyor, sen açmadan girersem bazen aşırı tepkiler veriyorsun" dedi. Düşündüm, metaforu sevdim, hak da verdim ona.

"Ama emin ol sen ve Yiğit kendimi en fazla açtığım insanlarsınız. Daha fazlasını yapamıyorum çoğu zaman. Bilmiyorum kişilikle ilgili bu, bazen size bile içimdekileri dökebilmek için çok birikmesi gerekiyor, artık içimde tutamayacağım zaman anca anlatabiliyorum." Metafordan devam ettim. "Belki romantik ilişkilerde işlerin yolunda gitmemesinin sebebi bu. Evet, siz o evin içine girebiliyorsunuz ama birlikte olduğum insan o eve giremiyor. Nedense izin vermiyorum. Sadece bahçeyle yetiniyor. Bahçeyi görüyor, evin dış cephesinin boyasını görüyor... Bunlara olan ilgisini kaybettikten sonra ister istemez evin içindekileri merak ediyor, eve girmeye çalışıyor. Ama ne perdeleri açıyorum ne de kapıyı aralıyorum. Öylece bitiyor ilişki."

"Çarpık bir tasvir gibi görünse de hayatımdaki insanları koyduğum katmanlar var. Büyük çemberden küçük çembere doğru giden iç içe girmiş çemberlerin oluşturduğu katmanlar. En içtekinde siz ve ailem var, sonrası azalan samimiyete göre dışa doğru gidiyor. Kimse olduğu katmanı değiştirmemeli çünkü sonu -tecrübeyle sabittir-hayalkırıklığıyla bitiyor. Her katman beni, onlara kendimi tanıttığım kadarıyla biliyor. Daha fazla açılmıyorum, daha fazlasına da gerek yok. Dolayısıyla beni en çok tanıyan da siz oluyorsunuz."

Uzun bir sessizlik oldu, sonra konu değişti. Alsancak'ta takılmaya devam edip etmeyeceğimizi konuşmaya başladık...

04 Ekim 2009 Pazar

Güncellemeler 11: Bang bang down on the piano 'til I smash the keys

Bu da biraz önce kliniğin balkonundan, kliniğin nerden baksan 10 yıllık nikon coolpix 4500 marka makinesiyle çektiğim nadide İzmir manzarası
**Ekim geldi. Ne Eylül'ün yazdan kalan şımarıklığı, ne de Kasım'ın kışa bakan karamsarlığı var Ekim'de. Son baharı en efendice yaşayacağınız ay Ekim. O yüzden giyin uzun kollularınızı, akşam çıkarken de ceket alın yanınıza, yılın en sevdiğim ayı bu, gelecek seneye kadar yok, tadını çıkarın.

**Neler oldu? 2 ay oldu nerdeyse işe başlayalı, artık yaptığım işi yadırgamıyorum. Henüz sadece iki ay olmasına rağmen acil şartlarda gelip de müdahale edemeyeceğim çok az şey olduğunu biliyorum. Bu bağlamda zaten bu ay refakat nöbetlerim bitiyor, kasımdan itibaren acile çekmezlerse tek başıma nöbet tutmaya başlayacağım. Böylece daha önce de belirttiğim gibi nöbet sayım düşecek ve daha rahat bi yaşantım olacak.


**Nöbet sayımın düşmesiyle belki çöken sosyal hayatımı da kurtarabilirim. Belki çalışma tempomdan değildir, ama sanki iş hayatıyla beraber artık eskisi kadar eğlenemediğimi düşünüyorum. Bunun yanısıra Yiğit'in artık Ankara'da yaşıyor olması, Nefize'nin ise artık arabayla 5 dk uzaklıkta olmadığı gerçeği de etkilidir belki bu duruma. Bilmiyorum, sadece nöbetim olmadığı günler yapılabilecek her şeyi yapmama rağmen keyif alamıyorum.


**Ne yapıyorum? Alsancağa gidiyorum. Ders çalışırken haftada bir gün gittiğimden özel ve keyifli bir aktivite olan Gazi Kadınlar, Muzaffer İzgü ve Can Yücel sokaklarında sürtme aktivitesi, şimdi haftada bir kaç gün gittiğimden son derece sıradan gelmeye başladı. Ayrıca artık o sokaklar da orada oturan insanlar da yabancı geliyor, eskiden mutlaka bir aşinalık vardı, yürürken en az iki tanıdık görürdük ama şimdi sanki İzmir tamamen çehre değiştiriyor. Sanırım bazı günler evde kalmalı ya da KAsım'dan sonra kendime bir kaç hobi edinmeliyim.


**10 yıl sonra tekrar saat takmaya başladım. Babama '70 yılında hediye olarak gelen ve yeni eve taşınırken ortaya çıkan saat olmazsa takmazdım da. Tamiri ve kayışı için parça gelmesini bir ay bekledim, yaptığım masraf neredeyse yeni bir saat fiyatına denk geldi. O yüzden hevesli ayrıca umutluyum bu antikalığa yaklaşan saatten. İleride bir gün bir çocuğum falan olursa, o taksın isterim(Böyle konuşmalar da yapmaya başladığıma göre, yaşlanıyorum sanırım:) Eski şeyleri seviyorum. Robert Browning'ten geliyor: "One taste of the old time sets all to rights"


**Dün evden çıkarken 7 yıl önce buraya gelen, yurtta kalan, siyah giyip Nirvana ile melankoli yapan çocuğu düşündüm. Zaman çok çabuk geçiyor bunun farkına vardım. İyi ki de geçmiş dedim sonra.


**Çalışmak, kendi paranı kazanmak, iyi bir alım gücünün olması güzel şey de, alınacak şeyler de bitmiyor yahu. LCD televizyon, playstation, piyano, bir de hiç bitmeyen giyim alışverişi... Hayır, hadi hepsini aldın. Ne ara ilgileneceksin/oynayacaksın?...

29 Eylül 2009 Salı

De-persona-lizasyon

http://www.migraine-aura.org/site/content/e27891/e27265/e45446/e54516/e60702/ohCRICKETS_dpdrpaintmk9_en.jpg

...daha önceleri her santimini benliğimde hissederken, şimdi gezdiğim sokaklar yabancılaşmıştı. Yüzler de öyle... Hikayeleri belirsizdi, dünyaları farklı. Kendime ait hissettiğim, oturunca burası benim dediğim her mekan artık benim değildi. Nedense daha önce onlarca kez oturduğum sandalyelerde ilk defa oturmuşcasına etrafı izliyordum. Bütün yüzler yeniydi. Masada konuşulanlar ilgimi çekmiyordu. Masadakiler de. Sadece oradan uzaklaşmak istedim. Eve kapanıp, gece uyuyana kadar hiç bir şey yapmamak.

Yeni hayat, öncekilere de reset atmaktı belki, belki de eskiden bir bonus olan, özel olan şeyleri yapmak bu kadar yabancılaştırdı herşeye.

Mutsuz değildim, sadece çözmeye çalışıyordum bu değişimin sebebini. Beni ben yapan her şey gitmişti sanki. Depresyonlarım, sonu hep zararla biten garip inatlarım, melankoli arayışım, bana sırf kendimi iyi hissetireceği duygusuyla yanlış insanlara yaklaşma huyum, ergenlik travmalarım... hepsi gitmişti. Elime kağıt kalem alıp analiz etsem kağıt üzerinde tamamen karlı durumdaydım.

Dediğim gibi şikayet etmiyordum, sadece merak ediyordum. Acaba boş bir kağıt haline mi gelmiştim hayatımdaki büyük değişimlerden sonra? O kağıt nelerle dolacaktı. Beni rahatsız eden ve şimdi gittikten sonra değişik bir hissizlik hali veren huylarımın yerine yeni ve en az eskileri kadar can sıkıcı huylar mı gelecekti, yoksa bu durum sadece geçici miydi? Acaba memnuniyet hissinden mi kıllanıyordum sadece?

İnan ben de bilmiyordum cevabını, sanırım bekleyip görecektim.