29 Mart 2014 Cumartesi

229 Gün


Dün Malazgirt'te 4. ayımı doldurdum. 229 Gün sonra mecburi hizmetim bitiyor.

Bu 120 günde;
Twin peaks'i ikinci defa olmak üzere, Homeland ve The sopranos'u bitirmişim. Sword Art Online izleyip tekrar animeye merak sarmışım. 38 tane film izlemişim. 3700 hasta bakıp 64 ameliyat yapmışım. 2 tane makale yazmışım birinin kabul yazısı gelmiş. Ne yazık ki sadece Stephen King-The Stand(expanded edition) ve William Golding- Lord of the flies okumuşum. Kilolarca abur cubur yemişim. Gündüz gözüyle -26 dereceyle üşümüşüm. Malazgirt'i tam 90 gün beyazlar içinde görmüşüm.

İnsanın akıl almaz adaptasyon yeteneğini deneyimledim bu 4 ay boyunca. Hayatımın %100'ü kalben ve ruhen ait olduğum yerden/kişiden uzak olsa da; hayatımın %60'ı 9 metre karelik otel odasında geçse de yine devam edebilmiş, hatta vakit geçirmenin yollarını bulabilmişim.

Malazgirt'e bahar geldi ve ben bu yolculuğun 3'te birini bitirdim.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Güncellemeler 23: Yeni Hayat

**Tekrar Merhaba!

**Biliyorum seni çok boşladım sevgili okur. Burayı okuyan çoğu insan yaklaşık 1 yıldır yazılmadığını görüp okumayı bırakmıştır zaten, ben bırakırdım. Ama olsun...

**Nereden başlasam ki? Geride bıraktığımız yılı kronolojik olarak anlatayım. Şubat ayında Damla'yla evlenmeye karar verdik, Mayıs'ta nişanlandık, Ağustos'ta ihtisasımı bitirerek kulak burun boğaz uzmanı oldum, Eylül'de evlendik, Kasım'da Muş'un Malazgirt ilçesine tayinim çıktı. 1 haftadır buradayım. Sanırım şimdi yazının başlığı bir anlam ifade etmeye başlamıştır.

**Görüyorsun, hayat nereden vuracağını önceden söylemiyor. Tam kavuştuk, bundan sonra her günümüzü beraber geçireceğiz derken, bu mecburi hizmet 2 aylık eşimle aramıza 350 günlük bir ayrılık soktu. Elbette birbirimizi kısa periyotlar halinde göreceğiz, ama aynı olmuyor. Ayrı kalmak ve özlemek zor be sevgili okur!

**Damla'dan ayrı olmak dışında pek derdim yok. İş aynı iş, hastalıklar aynı hastalıklar... Elbette buradaki küçük hastanede tek KBB uzmanı olmak kolay değil. İmkanlar İzmir'deki hastaneyle kıyaslanamayacak kadar kısıtlı. Özellikle cerrahi alet konusunda sıkıntı büyük. Bu 350 gün içinde eksikleri, bir nebze de olsa, tamamlamaya çalışacağım, ancak bürokrasi, ihaleler, şartnameler, alımlar vb. bunlar zaman alan ve zor işler.


**Malazgirt çok küçük, çok ihmal edilmiş bir ilçe. Burada yeni bir ev kurmaktansa şimdilik otelde kalıyorum. Otel tahmin ettiğimden daha güzel. Burada kalan başka doktorlar da var. Evde ya da lojmanda kalanlar ise sık sık otele yemeğe ya da vakit geçirmeye geliyorlar. Burada herkes aynı kaderi paylaştığından doktorlar arasında bir dayanışma var. Ne de olsa herkes birbirinin derdinden anlıyor.

**Şu an dışarıda hava -6 derece, ki henüz kış başlamadı. Kar başlayınca hava -30'a kadar iniyor ve kar nisan sonuna kadar yerde kalıyor. Soğuk ve kar bana çok uzak değil. Diyarbakır'da doğup büyüdüm, ancak son 11 yıldır İzmirdeydim. Soğuğu unutmuşum. Şimdilik sağlığım iyi, ancak elbet hasta olacağım. Zaman meselesi.

**350 gün sonunda, ki bu 2014 Kasım'ın ikinci haftasına denk geliyor, mecburi hizmet bitiyor. Sonra tekrar İzmir'e döneceğim. Bir kaç yolu var, en kötü ihtimal bir özel hastaneyle anlaşıp istifa edeceğim. Diğer seçenekleri ise zaman gösterecek.

**Özetle bundan sonraki zamanlar gün saymakla, Damla'yı özleyip, her an onun neler yaptığını düşünüp bir dahaki görüşmemizi beklemekle ve bedelli askerlik haberlerine heyecanlanmakla geçecek sevgili okur.

26 Ocak 2013 Cumartesi

it's just too late



Belki çok geç, belki değil. Bunu asla bilemeyiz.

Ama bir adamın gerçekte kimsesi olmadığını görmesi her zaman kolay olmuyor. Belki bunu farkettikten sonra her şey için geç oluyor. Yine de hiç bir zaman bitmiyor, zira bazısının bir öpücüğü için krallıklar verilirken, bir gülüşünün karşılığı kanla ödenebiliyor. O adam hayatının zirvesini yaşarken birden yerle bir olabiliyor. Buna şaşırmak saçma değil mi? Hayattan ne istiyorsa onu aldığını düşünen adamın gözyaşları içinde kalması haber niteliği taşımıyor? Sempati mi kazanıyor acıma hissi mi, o da belli değil. Tek gerçek onun yarattığı yıkıma kör, sağır ve umursamaz kalması.

 ...Ve evet sevgili okur bu adam da  odasında, toplanmış yatağında, ya da bir köşede bir şeylerin olmasını bekliyor. İçeri yağmur girsin diye camı açsa da, bu sadece dolan sigara dumanını dağıtmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bazen tıkanabiliyor da. Her şey için sebepleri olan, vakıf olduğu için bilmesi gerektiğini düşünen bu adamın bu kez bir cevabı yok. Ya da müdahale edebileceği bir kudreti. Bekleyecek. Bekleyecek ve yeniden deneyecek, ya da yenilgiyi kabul edecek.

Çok mu geç dediniz? Eh, öyle olsun.


zatenkaybetti...

12 Ağustos 2012 Pazar

Hamburg

Onceki gezinin yazilari tembelligimden yarida kaldi. Su an yeni bir yolculugun ortasina geldim bile. Donunce bir yolunu bulup oncekileri hemen bitirip, yenilere gecmem lazim. O zamana dek bir kac gun daha kalacagim Hamburg'dan bir kare gondermekle yetiniyorum...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Amie


Bira yasağıydı falan derken Damien Rice performansı geri planda kaldı. Gerçi ben kalmaması için twitter'da elimden geleni yaptım ama olsun, buradan da yazayım...

Söylenecek fazla söz yok aslında. Mükemmel bir performanstı. Tek başına gelmişti ancak sahneyi öyle doldurdu ki, başka enstrümana gerek de kalmadı. O albümünün neredeyse hepsini; B-side'lardan The professor ve Woman like a man'i, 9 albümünden ise sadece Elephant ve 9 Crimes'ı çaldı.(yanlış hatırlıyorsam düzeltin)

Tek içimizde kalan Cheers Darlin'di. Halbuki Tişörtümüzü giyip, hazırlıklı da gelmiştik... O da bir sonraki sefere artık.

Bu da Amie. Videonun başında elim mikrofonu kapatmış ama olsun. Oradaydım ve bu video da onu hatırlatsın diye  hep burada olacak.

3 Temmuz 2012 Salı

Blogu kötüye kullanma postu #2

Burayı takip ediyorsanız biliyorsunuz müzikle uğraştığımı. Hatta daha evvelden ders almak  istediğimde de blogumu kötüye kullanmıştım ve işe yaramıştı. 

Evde kayıt güzel bir şey. Bütün enstrümanları, vokalleri yapmak da iyi, ancak bir yere kadar... Madem resmen İzmir'deki son yılıma girdim, öyleyse neden en azından bu son yıl tekrar müzikle uğraşmayayım ki?

Uzun lafın kısası; belki bana yardım edersin diye yazıyorum sevgili okur. Artık birileriyle stüdyoda falan prova yapmak, gitar çalmak, şarkı söylemek istiyorum. Bu sen olursun, ya da birilerini arayan arkadaşların olur farketmez. 

Bana nasıl ulaşacağını biliyorsun

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Jeremy



Pearl Jam'i de canlı izlemiş bulunduk, listeden birini daha çıkarabiliriz. Sahneye uzak olsam da, çekerken ellerim titremiş olsa da, oradaydım. Önemli olan sadece bu.


Yola dair yazılar ise çok kısa zamanda, sırasıyla gelecek...

24 Haziran 2012 Pazar

Guncellemeler 22: on the road

**Uzun sure oldu yeni bir sey yazmayali. Hem az hem nadir yazmaya basladim... Havalar soguyunca duzelir. Her zaman oyle oldu cunku. En son kisin bir guncelleme yazisi yazmisim, bakalim o zamandan beri neler olmus.

**İhtisasin son yilina giriyorum. Gelecek yaz uzmanligimi almis olacagim. Ne zamanin ne kadar da cabuk ilerlediginden, ne de mecburi hizmet ve diger senaryolardan bahsedecegim simdi. Onlarla ilgili uzun uzun yazacagim zaten.

**Son yilima girmem demek, daha az is yuku cok daha az nobet anlamina geliyor sevgili okur. Gecen yaz 11 nobet tutarken simdi sadece 2 tane hafta ici nobeti tuttugumu soylesem ne demek istedigim daha iyi anlasilir. Evet, artik butun haftasonlarim bos, ama tembel adam, hala tembel adam...

**30'uma yaklasirken basladigim seyler arasinda anime izlemek var. Gurur duyarak mi, utanarak mi anlatsam bilemedim, ama cok guzel vakit gecirdigimi soyleyebilirim. Ogrendigim japonca kelimeleri toplum icinde mirildanmasam daha iyi olacak gerci...

**Aslinda bunlari, havaalaninda, telefonumdan yaziyorum sevgili olur. Birazdan tatile cikiyorum. Burayi takip ediyorsaniz, tatilin ayni zamanda bir suru tatil yazisi anlamina geldigini de biliyorsunuzdur. Cok orijinal bir plan yapmadim bu kez. Gecen yil gittigim Rock Werchter'e tekrar gidiyorum mesela, Pearl jam'i dinleyecek olmam bana gecen yil bu festivalden sonra ettigim butun buyuk laflari unutturdu. Elbette artik bir klasik olarak amsterdam da mevcut planim da. Bir de arada birkac gunluk Budapeste... Detaylari burada okuyacaksiniz nasil olsa.

**Tatil sonrasi İzmir'de final sezonu basliyor. Ben, Asimov ve her tatil oncesi verdigim kararlarim yine buralarda olacagiz. Neler olup bitecegini burdan takip edersiniz...

22 Mayıs 2012 Salı

Gri limanlar


Stephen King, Kara kule serisinin sonunda, hep sonlarla ilgilenen acımasız okurlardan "Sizler yolculuğun keyfinin yolculuğun kendisinde değil de varış noktasında olduğuna inanan talihsizler, sizler yorgun karakterlerin dinlenmeye çekildiği Gri Limanları reddeden zalimlersiniz." diye bahsediyor.

Hiç bir zaman sonları sevmedim. İyi de, kötü de bitse hiç bir son beni mutlu etmedi. Okuduğum uzunca seriler, sezon sezon diziler... Bağ kurduğum hiç bir şeyin sonunu görmek istemedim. Çıktığım uzun yolculuklarda en çok ara durakları sevdim. Bazen 5 saatlik tren yolculuğu, gideceğim istasyonun kendisinden daha çok heyecan verdi.

Bazen yararlı aslında sonlar, zira bir şeyleri paylaşan insanlar birbirlerini gerçekten en sonda tanıyorlar. İlişki müessesesi beklentiler üzerine kurulmuşken, bu beklentiler bazen insanları mutsuz edip çileden çıkarmaya yetiyor. İnsanlar kendilerine yalan söyledikleri sürece mutsuz, ummaya devam ettikleri sürece ise sefil oluyorlar. Bu sefalet ve hüzünle başa çıkamadıkları o uzun yolun sonuna geldiklerinde ise çirkinleşiyor, gerçek yüzlerini gösteriyorlar. Geriye yolun kendisi değil de o, kargalarla dolu, yararlı ama kekremsi son kalıyor.

O yüzden hep yolculuklarımı hatırlıyorum sevgili okur. Tren camının soğukluğu, uçak penceresinden içeri dolacakmış gibi gelen beyazlık geliyor aklıma yolculuk deyince. Yolun kendisi, hiç bir sona ulaşmaksızın...

3 Mayıs 2012 Perşembe

Evler


...ve adam sürüklenmeye devam etti. Rüzgar nereye götürdüyse oraya gitti. Elinden kim tutup çektiyse, kendini orada buldu.

Kendi evinin rahatlığını, koltuğunun konforunu aradı, ancak başkasının evinde kalmak daha kolaydı. Ne de olsa bir evden gidebilmek, bir başkasının evinizden gitmesini beklemekten daha az gerginliğe neden oluyordu . Bu nedenle farklı kokuları olan farklı evlerde uyudu. Yerin dibindeki ve en temiz şeyin kedi olduğu evden kendini kirlenmiş hissederek çıktı. Dikine uzanan binalardaki körfez manzaralı evin semtinden ve temsil ettiği her şeyden tiksindi. Dağınık öğrenci evlerindeki çarşafsız yataklarda dizleri ve dirsekleri yara oldu. Üçüncü kişilerin evlerindeki rahatsız kanepeleri paylaştı...

Sürüklendi. Sürüklendikçe içindeki boşluk büyüdü, kendinden uzaklaştı. Sürüklendikçe her şey anlamsızlaştı. Hissizleşti. Bütün hislere yukarıdan bakmaya başladı. Çevresindekilerin ilişkilerini küçümsedi. Hiç bir beklentisi olmadığı insanların bulduğu diğer insanlara ve onların paylaştığı şeylere kulplar taktı. Aşk acısı çekenlere güldü. Yaşanan heyecanlara anlam veremedi.

Alıştığı hayat tarzını sürdürebilmek için işine gidip geliyor, kazandığı parayla da dönüşümüne yatırım yapıyordu. Dönüşümü, duyularına ve ihtiyaçlarına hizmet eden bir varlık olma yönündeydi.  Adam her şeyin farkındaydı ve olanı biteni yine o ilgisiz gözleriye izliyordu.