26 Ocak 2013 Cumartesi

it's just too late



Belki çok geç, belki değil. Bunu asla bilemeyiz.

Ama bir adamın gerçekte kimsesi olmadığını görmesi her zaman kolay olmuyor. Belki bunu farkettikten sonra her şey için geç oluyor. Yine de hiç bir zaman bitmiyor, zira bazısının bir öpücüğü için krallıklar verilirken, bir gülüşünün karşılığı kanla ödenebiliyor. O adam hayatının zirvesini yaşarken birden yerle bir olabiliyor. Buna şaşırmak saçma değil mi? Hayattan ne istiyorsa onu aldığını düşünen adamın gözyaşları içinde kalması haber niteliği taşımıyor? Sempati mi kazanıyor acıma hissi mi, o da belli değil. Tek gerçek onun yarattığı yıkıma kör, sağır ve umursamaz kalması.

 ...Ve evet sevgili okur bu adam da  odasında, toplanmış yatağında, ya da bir köşede bir şeylerin olmasını bekliyor. İçeri yağmur girsin diye camı açsa da, bu sadece dolan sigara dumanını dağıtmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bazen tıkanabiliyor da. Her şey için sebepleri olan, vakıf olduğu için bilmesi gerektiğini düşünen bu adamın bu kez bir cevabı yok. Ya da müdahale edebileceği bir kudreti. Bekleyecek. Bekleyecek ve yeniden deneyecek, ya da yenilgiyi kabul edecek.

Çok mu geç dediniz? Eh, öyle olsun.


zatenkaybetti...

12 Ağustos 2012 Pazar

Hamburg

Onceki gezinin yazilari tembelligimden yarida kaldi. Su an yeni bir yolculugun ortasina geldim bile. Donunce bir yolunu bulup oncekileri hemen bitirip, yenilere gecmem lazim. O zamana dek bir kac gun daha kalacagim Hamburg'dan bir kare gondermekle yetiniyorum...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Amie


Bira yasağıydı falan derken Damien Rice performansı geri planda kaldı. Gerçi ben kalmaması için twitter'da elimden geleni yaptım ama olsun, buradan da yazayım...

Söylenecek fazla söz yok aslında. Mükemmel bir performanstı. Tek başına gelmişti ancak sahneyi öyle doldurdu ki, başka enstrümana gerek de kalmadı. O albümünün neredeyse hepsini; B-side'lardan The professor ve Woman like a man'i, 9 albümünden ise sadece Elephant ve 9 Crimes'ı çaldı.(yanlış hatırlıyorsam düzeltin)

Tek içimizde kalan Cheers Darlin'di. Halbuki Tişörtümüzü giyip, hazırlıklı da gelmiştik... O da bir sonraki sefere artık.

Bu da Amie. Videonun başında elim mikrofonu kapatmış ama olsun. Oradaydım ve bu video da onu hatırlatsın diye  hep burada olacak.

3 Temmuz 2012 Salı

Blogu kötüye kullanma postu #2

Burayı takip ediyorsanız biliyorsunuz müzikle uğraştığımı. Hatta daha evvelden ders almak  istediğimde de blogumu kötüye kullanmıştım ve işe yaramıştı. 

Evde kayıt güzel bir şey. Bütün enstrümanları, vokalleri yapmak da iyi, ancak bir yere kadar... Madem resmen İzmir'deki son yılıma girdim, öyleyse neden en azından bu son yıl tekrar müzikle uğraşmayayım ki?

Uzun lafın kısası; belki bana yardım edersin diye yazıyorum sevgili okur. Artık birileriyle stüdyoda falan prova yapmak, gitar çalmak, şarkı söylemek istiyorum. Bu sen olursun, ya da birilerini arayan arkadaşların olur farketmez. 

Bana nasıl ulaşacağını biliyorsun

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Jeremy



Pearl Jam'i de canlı izlemiş bulunduk, listeden birini daha çıkarabiliriz. Sahneye uzak olsam da, çekerken ellerim titremiş olsa da, oradaydım. Önemli olan sadece bu.


Yola dair yazılar ise çok kısa zamanda, sırasıyla gelecek...

24 Haziran 2012 Pazar

Guncellemeler 22: on the road

**Uzun sure oldu yeni bir sey yazmayali. Hem az hem nadir yazmaya basladim... Havalar soguyunca duzelir. Her zaman oyle oldu cunku. En son kisin bir guncelleme yazisi yazmisim, bakalim o zamandan beri neler olmus.

**İhtisasin son yilina giriyorum. Gelecek yaz uzmanligimi almis olacagim. Ne zamanin ne kadar da cabuk ilerlediginden, ne de mecburi hizmet ve diger senaryolardan bahsedecegim simdi. Onlarla ilgili uzun uzun yazacagim zaten.

**Son yilima girmem demek, daha az is yuku cok daha az nobet anlamina geliyor sevgili okur. Gecen yaz 11 nobet tutarken simdi sadece 2 tane hafta ici nobeti tuttugumu soylesem ne demek istedigim daha iyi anlasilir. Evet, artik butun haftasonlarim bos, ama tembel adam, hala tembel adam...

**30'uma yaklasirken basladigim seyler arasinda anime izlemek var. Gurur duyarak mi, utanarak mi anlatsam bilemedim, ama cok guzel vakit gecirdigimi soyleyebilirim. Ogrendigim japonca kelimeleri toplum icinde mirildanmasam daha iyi olacak gerci...

**Aslinda bunlari, havaalaninda, telefonumdan yaziyorum sevgili olur. Birazdan tatile cikiyorum. Burayi takip ediyorsaniz, tatilin ayni zamanda bir suru tatil yazisi anlamina geldigini de biliyorsunuzdur. Cok orijinal bir plan yapmadim bu kez. Gecen yil gittigim Rock Werchter'e tekrar gidiyorum mesela, Pearl jam'i dinleyecek olmam bana gecen yil bu festivalden sonra ettigim butun buyuk laflari unutturdu. Elbette artik bir klasik olarak amsterdam da mevcut planim da. Bir de arada birkac gunluk Budapeste... Detaylari burada okuyacaksiniz nasil olsa.

**Tatil sonrasi İzmir'de final sezonu basliyor. Ben, Asimov ve her tatil oncesi verdigim kararlarim yine buralarda olacagiz. Neler olup bitecegini burdan takip edersiniz...

22 Mayıs 2012 Salı

Gri limanlar


Stephen King, Kara kule serisinin sonunda, hep sonlarla ilgilenen acımasız okurlardan "Sizler yolculuğun keyfinin yolculuğun kendisinde değil de varış noktasında olduğuna inanan talihsizler, sizler yorgun karakterlerin dinlenmeye çekildiği Gri Limanları reddeden zalimlersiniz." diye bahsediyor.

Hiç bir zaman sonları sevmedim. İyi de, kötü de bitse hiç bir son beni mutlu etmedi. Okuduğum uzunca seriler, sezon sezon diziler... Bağ kurduğum hiç bir şeyin sonunu görmek istemedim. Çıktığım uzun yolculuklarda en çok ara durakları sevdim. Bazen 5 saatlik tren yolculuğu, gideceğim istasyonun kendisinden daha çok heyecan verdi.

Bazen yararlı aslında sonlar, zira bir şeyleri paylaşan insanlar birbirlerini gerçekten en sonda tanıyorlar. İlişki müessesesi beklentiler üzerine kurulmuşken, bu beklentiler bazen insanları mutsuz edip çileden çıkarmaya yetiyor. İnsanlar kendilerine yalan söyledikleri sürece mutsuz, ummaya devam ettikleri sürece ise sefil oluyorlar. Bu sefalet ve hüzünle başa çıkamadıkları o uzun yolun sonuna geldiklerinde ise çirkinleşiyor, gerçek yüzlerini gösteriyorlar. Geriye yolun kendisi değil de o, kargalarla dolu, yararlı ama kekremsi son kalıyor.

O yüzden hep yolculuklarımı hatırlıyorum sevgili okur. Tren camının soğukluğu, uçak penceresinden içeri dolacakmış gibi gelen beyazlık geliyor aklıma yolculuk deyince. Yolun kendisi, hiç bir sona ulaşmaksızın...

3 Mayıs 2012 Perşembe

Evler


...ve adam sürüklenmeye devam etti. Rüzgar nereye götürdüyse oraya gitti. Elinden kim tutup çektiyse, kendini orada buldu.

Kendi evinin rahatlığını, koltuğunun konforunu aradı, ancak başkasının evinde kalmak daha kolaydı. Ne de olsa bir evden gidebilmek, bir başkasının evinizden gitmesini beklemekten daha az gerginliğe neden oluyordu . Bu nedenle farklı kokuları olan farklı evlerde uyudu. Yerin dibindeki ve en temiz şeyin kedi olduğu evden kendini kirlenmiş hissederek çıktı. Dikine uzanan binalardaki körfez manzaralı evin semtinden ve temsil ettiği her şeyden tiksindi. Dağınık öğrenci evlerindeki çarşafsız yataklarda dizleri ve dirsekleri yara oldu. Üçüncü kişilerin evlerindeki rahatsız kanepeleri paylaştı...

Sürüklendi. Sürüklendikçe içindeki boşluk büyüdü, kendinden uzaklaştı. Sürüklendikçe her şey anlamsızlaştı. Hissizleşti. Bütün hislere yukarıdan bakmaya başladı. Çevresindekilerin ilişkilerini küçümsedi. Hiç bir beklentisi olmadığı insanların bulduğu diğer insanlara ve onların paylaştığı şeylere kulplar taktı. Aşk acısı çekenlere güldü. Yaşanan heyecanlara anlam veremedi.

Alıştığı hayat tarzını sürdürebilmek için işine gidip geliyor, kazandığı parayla da dönüşümüne yatırım yapıyordu. Dönüşümü, duyularına ve ihtiyaçlarına hizmet eden bir varlık olma yönündeydi.  Adam her şeyin farkındaydı ve olanı biteni yine o ilgisiz gözleriye izliyordu.

29 Nisan 2012 Pazar

Tüberküloz


...devam etmeden önce biraz önce yaptığım eylemi düşündüm. Elimdeki sigaradan uzunca bir nefes çekmiştim. Yaşım 30'a yaklaşıyordu ve ben yeni yeni sigara içiyordum. Sigara içtiğim her an aslında sigara değil de djarum içtiğimi düşünerek kendimi kandırıyordum. Demek insanlar sigaraya böyle başlıyorlardı. Bir süre boşluğa baktıktan sonra konuşmaya başladım.

"Aslında bu tüberküloz hastalığı gibi. Tüberküloz bakterisi de akciğere girdikten sonra vücut kendini korumak adına, akciğerde tutulan yerin çevresine duvarlar örer. Aslında o hastalık hep oradadır, vücut onu yenemez, bağışıklık sistemimiz onu yok edemez, onun yerine çevresini dokularla kaplar ki, başka bir yere yayılmasın. O duvarlar içinde dahi bazen bu hastalık alevlenir, belirli aralıklarla orada olduğunu belli eder. Adeta kendini unutturmak istemez. Üzerinden dekatlar geçse dahi çekilen bütün röntgen filmlerinde o odak görülür. Kimin, zamanında zamanında bu ince hastalığa yakalandığı belli olur.

Aslında benimkisi de böyle. Çok erkenden, kendimi savunmayı bilemezken edindiğim yaşadığım bu hayalırıklığı bünyemde aynı etkiyi yarattı. Bu reddedilmeyi yenemedim. Bünyem, onu yok etmek yerine çevresine duvarlar örerek hapsetti. Arada bu duvarlara rağmen O'nun orada olduğunu hissederek acı çekiyorum. Üzerinden yıllar, on yıllar dahi geçse de içime bakan biri bendeki o hastalıklı odağı her zaman görecektir. Ben de buna sahip olduğumu bilerek yaşamaya devam edeceğim. Daha önce çimentodaki izler örneğini vererek anlatmıştım. O çimento beni meydana getirirken bu izler oluştu ve kuruduktan sonra artık yapacak bir şey kalmadı."

Büyük bir ciddiyetle anlattıklarımı dinledi. Beni anlıyordu. Benim kim olduğumu biliyordu. Birbirimizin neler istediğini biliyorduk ve bu istediklerimiz uyuşana dek görüşmeye devam edecektik. Elbette bir gün, artık isteklerimiz uyuşmamaya başladı.

Bu hep olurdu, bir daha olmaması için de bir sebep yoktu...

26 Nisan 2012 Perşembe

October Swimmer Köklere Dönüş: Diyarbakır

20-23/04/2012, Diyarbakır

Hastaneden kaçarcasına havaalanına gittim. Uçaktan indiğimde saat 7'yi geçiyordu ve ben neredeyse 3 yıl sonra tekrar Diyarbakır'a dönmüştüm. Ablam ve küçük yeğenim beni havaalanından aldıktan sonra 4 gün sonra aynı yerden çıkmak üzere şehrin içine daldık.

Diyarbakır'a en son 2009 yılında, Ergani'nin bereketli köyündeki 3 aylık mecburi hizmetim için gitmiştim. İzmir'e ihtisas için geri döndüğümden beri şehrim orada, uzaktaki memleketim olmaya geri dönmüştü. İki gün arayı kapatmakla, Bir yıla yakın bir süredir tekrar oraya yerleşen Kirve'yle vakit geçirmekle geçti. Elbette 3 yıl önce müdavimi olduğumuz Beyaz Kafe'yi de unutmadık. Üçüncü gün ise İzmir'de müdavimi olduğumuz mekanın artık arkadaşımız haline gelen sahibi Okan ve eşi Aylin'e Diyarbakır'ı gezdirmekle geçti Hatta araya ufak bir Mardin gezisi bile sıkıştırdık.



Elbette işin lezzet turizmi kısmı da var. Bu kısım aklında kalsın sevgili okur, yarın yolun düşerse işine yarar. Diyarbakır'a gidersen, Postane arkasında ciğer kebabıyla kahvaltı yap. Başka günün varsa öbür kahvaltını da Hasanpaşa hanında Mustafa ya da Kadri'nin yerine saklarsın. Öğlen yemeği için mutlaka Buket Lahmacun'a git. Hayatındaki en iyi lahmacunun yanında mevsimi de gelmişe koyun yoğurdundan ayranı içmeyi unutma. Üstüne elbette Sanat sokağında Beyaz Kafe'ye uğrayıp kaçak çayını içececeksin. Nargile seviyorsan oradaki çocuklardan Mehmet ya da Emre'ye selamımızı söyle sana özel karışımlı nargileden hazırlasınlar. Akşam yemeği için seçeneklerin çok, ister Özler et lokantasına gidersin ara sıcakları mükemmeldir, servisin hızından başın dönebilir ama... Daha şık bir yer diyorsan Keyf-i Kebap'ı da seçebilirsin verdiğin paraya değer, ya da dicle nehri kıyısında on gözlü köprüye, kırklar dağına bakarak bir akşam yemeği yemek, yanında da rakı içmek istersen Erdebil Köşkü'nü seçmelisin. Gün batımını kaçırma ama... Gece otantik bir atmosfer, güzel müzikler ve içebileceğin en doğal şarap olan Süryani şarabı istiyorsan tarihi Sülüklü Han'da bir kaç saat geçirebilirsin. Hala yerin varsa Levent ya da Sıtkı ustadan künefeyle günü sonlandırırsan o zaman Diyarbakır'ın hakkını vermişsindir derim.

Herkesin ismimi bildiği şehre geri dönmek iyi geldi. Üç yıl önceki, üç aylık dönemi saymazsak 10 yıldır ayrıyım memleketimden ve bu 10 yıl içindeki küçük ziyaretlerden hiçbirinde bu seferki kadar özlediğimi hissetmedim. Hiç bu kadar ait olmadım bu dönüşlerin hiç birinde. Dönmeden bir kaç saat önce nargilemi içip sanat sokağını izlerken, temelli orada kalmak istedim. 

İzmir'deki son yılıma girdiğimden artık ayrılık fikrine alıştım. 10 yılımı verdiğim, içinde ben olduğum, kendimi tanıdığım bu şehirden ayrılmak çok zor. Neticede henüz 18'ime girmeden, bir çocuk olarak geldiğim bu şehirden, bir adam olarak ayrılacağım. Zaten ayrılık benim seçimim de değil, önümde yaklaşık iki yıllık bir mecburi hizmet daha var. Bu mecburiyet neden Diyarbakır olmasın? O mecburi hizmetten sonra Türkiye'nin batısındaki hayatımı sonlandırıp asıl ait olduğum yere neden yerleşmeyeyim ki sevgili okur?