26 Aralık 2010 Pazar

Güncellemeler 18: Bir yıl da böyle bitti

http://1.bp.blogspot.com/_TrGVtSsyoHg/TQvCZuJ1YNI/AAAAAAAACz4/12wH01DJxJs/s1600/who-wants-to-sit-on-santas-lap-demotivational-poster.jpg

***2010 pek hızlı geçti. Artık hayatımda çok fazla major atraksiyon olmamasından mıdır, nedir bilmiyorum ama, bu kez gerçekten de "bir çırpıda" geçiverdi.

***Hayatıma bir sürü yeni insan girdi, büyük çoğunluğu girdiği hızla çıktı. Bir kısmı uzun bir süre hayatımda kalacak gibi görünürken, hali hazırda hayatımda olan insanların da hayatımdan çıkışını izledim.

***Tembellik tanrısına tapınmaya devam ettim. İşten fırsat kalan zamanların çoğunu film ve dizi izleyerek geçirdim. Yılın ikinci yarısında odama dahil ettiğim, yatağa dönen televizyon ve playstationdan sonra yataktan çıkmadığım günler de oldu. Halbuki müzikle uğraşılacaktı, belki piyano öğrenilecekti... Kısfmet.

***Bütün tembelliklerimin yanında yıllık izin günlerimin hepsini dolu dolu iki tatil için kullanmam sevindiriciydi. Buradan her anını okuma fırsatı bulduğunuz iki güzel tatil yaptım. Amsterdam'da bisiklet sürdüm, Marsilya'da pasaportumu kaybettim, sonra buldum. Cezayir'lilerle Dünya kupası maçı izledim. Bob Dylan'ı Marsilya'da canlı dinledim, konser sonrası üç Fransız'la tek kelime anlaşamadan taksi paylaştım. 9 günde 8 uçak yolculuğu yaparak İtalya'yı en kuzeyinden en güneyine dolaştım. 5 yıl öncesinden kalan yerleri, insanları tekrar gördüm... Belki de 2010'un en güzel yanı tamamen kendi imkanlarımla yaptığım tatillerdi.

***Konser demişken, lise yıllarımın soundtrack'ini oluşturan The Cranberries'i en sonunda canlı dinleme fırsatını buldum. Gidişinden dönüşüne, o an Çeşme'deki serin rüzgardan Dolores'in giydiği çirkin kıyafetlere kadar asla unutamayacağım bir konser oldu. Belki de en güzel yanı o anıları bana The Cranberries'i ilk defa dinleten ablamla paylaşmak oldu.

***Geçen Aralık'ta iş konusunda hangi durumdaysam, şimdi de aynı durumdayım. Benden sonra kimse başlamadığı için hala besin zincirinin en altında, en fazla yoğunluktayım. Tabii mesleğe olan hakimiyetim, yaptığım ameliyatları sayısı ve çeşitliliği artsa da, yoğunluk açısından bir değişim görmek için bir süre daha bekleyeceğim gibi görünüyor.

***En hevesli olduğum, müzik konusunda da pek bir kıpırdanma görememek üzücü oldu. 2009'da yaptığımdan daha az aktivitede bulunmam(daha doğrusu koskoca bir yılda sadece iki tane cover kaydı yapmam) üzücüydü. Gönül isterdi ki daha fazla çaba göstereyim, hatta cover değil de bir şeyler üreteyim, burada bestelerimi paylaşayım... Ama olmayınca olmuyor.

***Aşk falan bunlar garip şeyler. Bir şeyler sürekli yaşanıyor ama buraya yazabileceğim bir şey yok. Zaten anladığım kadarıyla buraya yazacağım insanın bir süre sonra yazılanları anlamsızlaştırmayacak biri olması gerekiyor. Geçmiş deneyimler aksinin komik olduğunu gösterdi.

***İki adet Piyango bileti aldım. Büyük İkramiye çıkarsa Ne October kalır ne Swimmer, onu söyleyeyim.

***2011? Temmuz'da İstanbul Bon Jovi Konseri, Ağustos başlarında 20 günlük yıllık iznimde New York tatili gibi planlar şimdiden oluşmaya başladı. İsteklerim? Ailem ve onların dışında gerçekten umursadığım 3-4 insan için her şey yolunda olursa ben sanırım yeterince memnun olacağım. Bir de bol güzel müzik. Başka da bir şey istemiyorum.

2 Aralık 2010 Perşembe

Bilinçli Tüketici

http://www.preparednesspro.com/blog/wp-content/uploads/2010/09/Expiration-date-myths-photo-co-lettertotheworldwordpresscom.jpg

Her şeyin bir son kullanma tarihi vardır. Aldığın zevkin, tadın ya da yararın elbette ki bir sonu olacaktır. Son Kullanma Tarihine gereken saygıyı göstermezsen, gelir seni bulur ve senden bunun acısını çıkarır.

Aslında son kullanıcıyla yapılan sessiz bir anlaşmadır, Son Kullanma Tarihi. İçten içe kabul etmişsindir belirli bir süreden sonra inat etmemen gerektiğini, zira inat edersen bundan sadece sen zararlı çıkarsın.

Bir kaç istisna hariç, ki istisna sayısı ne kadar fazlaysa o kadar şanslısındır, hayatına giren her insan da bu kurala tabiidir. Onları arkadaş, sevgili, dost, her ne ad veriyorsan o olarak hayatına kabul ettiğin anda geri sayım başlar. Bazen derinden duyarsın o saatin sesini, ama duymadığına, o saatin başkası için işlediğine inandırırsın kendini.

Nihayet geri sayım durduğunda daha fazla çabalamak anlamsızdır. Son Kullanma Tarihi, işini sinsilikle, küçük bahanelerle yapar ve sen farkına varmadan işini bitirir. İz bırakmadan, saatin bir sonraki duracağı an geri gelmek üzere sessizce ayrılır.

Halbuki, o da bu karmaşık bir düzenin parçasıdır ve kendi üzerine düşeni yapmaktadır. Yapmazsa bu narin düzen bozulur ve hayatından çıkması gereken insanlar, yani Son Kullanma Tarihi geçenler, bazen bozuk bir süt gibi ağızda ekşi bir tad bırakır, bazen dışarıda beklemiş et gibi kokar, ya da günü geçmiş ilaç gibi zehirler.

O yüzden istersen inanma, ama Son Kullanma Tarihi'ne saygı göster sevgili okur, dolabını temizle, yoksa canın sıkılır.

28 Kasım 2010 Pazar

Gri odam



Eve gitmek istedim. Özel bir sebebim yoktu, beni bekleyen biri ya da bir şey de... Bahanelerim vardı, diğerlerine de mantıklı gelmiş olacak ki, üstelemediler. Belki de beni artık tanıyorlar, ısrarın en büyük düşmanım olduğunu biliyorlardı.

Eski arabamda bazen arabanın çalıştığı an büyük korku ve irkilme kaynağı olurdu. Elle ayarlanan ses düğmesi bazen çok yüksek seslerde bırakılmış, müzik de bazen korkutucu olabilirdi. İşte o zamanlar araba çalıştığı an bazen koltuğumda zıplayacak kadar irkilirdim. Yenisinde ise alıştıra alıştıra sesi yükselten düşünceli araba teybi sayesinde sesten irkilmiyorum, ama bu duum, başka şeylerden irkilmeyeceğim anlamına gelmiyor tabi. Bazen o an düşündüğüm şeyle ya da içinde bulunduğum durumla ilgili şarkılar denk geliyor, onlar hayrete düşürüyor beni.

O gece de, eve dönerken, kontağı çevirdiğim an Damien Rice, "so I'm all alone again, crawling back home again" derken yine irkildim ben. Yaklaşık 4 yıldır defalarca dinlediğim albümde, defalarca dinlediğim bu şarkının sözlerine dikkat etmemiştim demek, ya da o gece hariç, defalarca çaldığı hiç bir an bu kadar uygun değildi genel konsepte, bu kadar soundtrack-vari eşleştirilmemişti.

Sonra yol boyunca o şarkıyı defalarca dinledim. Sonra yol bitti. Sonra ben günlerimi geçirdiğim Gri Odamın zeminine oturdum, Gri yemeğimle oynadım. Sonra uyanık kaldığım her gece gibi, Gri bir ruh haliyle Gri melodiler yazdım. Sonra üzümümü sıktım, şarabımı içtim. Ve uyudum.

21 Kasım 2010 Pazar

If you see her, say hello



Haddim olmadan Bob Dylan coverladım.

19 Kasım 2010 Cuma

Çünkü 5 yıl sonra her şey değişecek.


4 yıl sonra da aynı şeyleri yapacak olan October Swimmer'ın 5 yıl sonra hayatında önemli değişiklikler olacak. 2015'te belki bir daha geri dönmemek üzere bu şehri terkedeceğim. En önemlisi bu. Diğerleri de bunun etrafında şekillenecek şeyler olacak muhtemelen.

2014'ün sonlarında ihtisasımı tamamlayacağımdan, 2015'in ilk günleri muhtemelen "tayin günleri" olacak benim için. Geçen yıl 3 aylığına yaptığım mecburi hizmet, bu kez kaçış kabul etmeden 2 yıla yakın bir süreliğine hayatımda olacak.

Coğrafya değiştireceğim. Çoktan bilmem gereken dilleri öğreneceğim. En batıdan, tekrar doğuya, doğduğum yere döneceğim. Her mecburi hizmet kurasında Diyarbakır olmayabiliyor, evet, ama ben inanıyorum, 5 yıl sonraki kurada ya merkez, ya da ilçelerinin biriyle Diyarbakır olacak. Ben O kurayla doğduğum, 17 yıl geçirdiğim. O zaman itibariyle 12 sene uzak kaldığım şehrime geri döneceğim. Belki başta bir ilçesine, belki de geçen yıl 3 ay çalıştığım Ergani'deki devlet hastanesine çıkacak tayinim. Öyle olsa bile ben merkezde yaşayacağım ve gerekirse her gün 100 kilometre yol gidip geleceğim.

İzmir, belki sadece ziyaret veya tatil objesi olacak benim için. 12 yıl yaşadığım ve 2002'de gelmeyi seçerek hayatımdaki en iyi tercihi yaptığım bu şehirle yeterince mutlu bir hayat geçirdikten sonra anlaşarak ayrılacağız. Aramızda kötü hisler olmayacak.

Şehrin yeni gelişen, yeni yapıların daha çok yoğunlaştığı kısmında yaşayacağım. Zorunlu kalmadığım sürece özelde çalışmayacağım için saat 5'leri hastane bitecek, bana özel ve ben aksini istemediğim sürece bana özel kalacak October Swimmer saatleri başlayacak.

Belki şimdiki gibi hayatıma, aileme dışarıdan bakan adam olmaya son verecek bu değişim. Belki ailemle daha çok vakit geçireceğim, belki yeğenim her seferinde biraz daha büyümüş olarak karşıma çıkmayacak, büyüdüğünü göreceğim.

Diyarbakır belki haftasonu sabahları, Hasan Paşa Hanında kahvaltı, İş çıkışları Dağkapı'daki ciğerciler, güzel havalarda Erdebil Köşkünde günbatımı, kötü havalarda ise ARSEV'den dicle havzasına bakış, yapacak hiç bir şey yoksa sanat sokağında nargile, hiç olmadı her biri anılarla kaplanmış sokaklarda bir yürüyüş olacak.

İhtisasım bitince İzmir'de kalma şansım az zaten, ama yanlış anlama sevgili okur, bu kesinlikle bir amor fati durumu değil, aksine severek ve isteyerek yapılan bir tercih olacak. Buraya 8 yıl önce isteyerek ve hatta can atarak geldiysem, 5 yıl sonra da geldiğim yere yine isteyerek döneceğim.

Yanlış anlamanı istemem, bugünden 5 yıl sonrasındaki bu değişimi, bekleyerek geçirmiyorum günlerimi. Bu 5 yıl, 5 yıl sonrasını bekleyerek geçmeyecek. Her günün tadını çıkararak geçecek, Günlerimi, İzmir'i 8 yıl boyunca her gün daha çok severek geçirdiysem, bu 5 yıl da günlerimi, belki daha çok severek geçireceğim. Sonra da her şey gibi bu iyi yaşanmış dönem bitecek ve bir yenisi başlayacak.

16 Kasım 2010 Salı

Doğum Günü Blogu


"Doğum günlerine pek önem vermem ama" diye bir girişi yapıp ne kadar da küçük kaygılardan uzak, büyük bir insan olduğumu göstermek isterdim, ama öyle değilim. Doğum günlerine önem veririm. Buna rağmen çok parlak doğum günleri geçirdiğimi söyleyemem. 2007, 2009 ve bu yılki doğum günümü, yani bugünü hastanede nöbet tutarak geçirmemin yanı sıra çok daha hüzünlü doğum günleri geçirdiğim oldu.

2002'de henüz iki aydır İzmir'de yaşayan ve bu büyük ortam ve çevre değişimine adaptasyon sancılarıyla kıvranan genç October, o seneki doğum gününde kendi kendine, o zamanlar keşfetmek için bunu çok yapardı, amaçsızca Alsancak sokaklarında dolaşmış, kasvetli havaya doğum gününde yalnız olmanın verdiği hüzünü de eklemişti:) Elbette kendisine aldığı hediyeyi de unutmamak lazım.

Abarttığım kadar dramatik olmasa da, özellikle son yıllarda yaşadığım doğum günüme denk gelen nöbetler gibi aksilikler oldu. Bunun yanında her yıl, tam o gün olmasa da, ufak bir kutlama organize eden ve en önemlisi bir araya gelip, hep beraber vakit geçirdiğim arkadaşlarım hep yanımda oldular. Bunu ne unutabilirim ne de inkar edebilirim. Bugün nöbet tutmam ne kadar şanssızlık olsa da, hep yanımda olan, ve muhtemelen olacak, arkadaşlarım da bir o kadar şans benim için. Yeri gelmişken onlara da bir selam gönderelim buradan.

27 yaşıma giriyorum bugün. O kadar büyümüyorum artık. En azından gözümde büyümüyorum. Çocukken 8 yaşındayken, 12 olacağımı bile düşününce o zaman çok büyüyeceğimi ve her şeyin daha farklı olacağını, dünyanın farklı bir algı seviyesinden bana görüneceğini düşünürdüm. Belki o zamanlar o düşündüklerim gerçekten oluyordu. O yaşlarda her yıl farklı gözle bakıyordum dünyaya ve sevgili okur, emin ol o yıllar şimdikilerden daha yavaş ilerliyordu.

Şimdi yıllar korkutucu bir hızla geçiyor, 2002'de üzerinde siyah kıyafetleriyle, kasım ayının soğuk lodosuyla ağzı burnu dağılan, bir kaç ay önce ayrılmak için, uzaklaşmak için gün saydığı evini, şehrini ve çevresini daha iki ay geçmesine rağmen özleyen ve hüzün kültürünü daha o zamandan benimseyen adamdan; 8 yıl sonra okulu bitmiş, o zaman ısınamadığı bu şehri, okul sonrası ihtisası da burada yapmayı seçecek kadar seven, artık kahverengi veya gri giyen ve 8 yıl öncesinin aksine onu yalnız bırakmayacak arkadaşlara sahip adama geçiş bir çırpıda olmuş.

Eminim, eğer yazmaya devam edersem, 8 yıl sonra da, nasıl bugün 8 yıl öncesinin anıları son derece canlı bir şekilde gözlerimin önünde geliyorsa, bugünü o kadar canlı bir şekilde hatırlayacağım. Farklı olarak bu kez 8 yıl önceki adamla bugünkü arasında her anlamdaki fark, muhtemelen 8 yıl sonrakinde olmayacak, çünkü o, her yılın bizi değiştirdiği ve farklı algı seviyelerine çıkardığı yıllar geride kaldı.

Bir iki söz de kirve için yazalım. 2002'de Genç October, İzmir'in bütün sokaklarını yürüyerek öğrenirken, o da aynı sokaklarda dolaşıyordu. Bir kez Konak meydanı(Ne işimiz vardı kirve bizim o kadar Konak'ta, Kemeraltı'nda, Çankaya'da:)) hariç yollarımız hiç kesişmedi. Eğer aynı sokaklarda aynı anda daha çok bulunsaydık belki 5 yıl sonra samimi olana kadarki hayatımız daha değişik olacaktı. 3 yıldır doğumgünlerimde saat 12'yi geçtiği an sektirmeden beni arayan, ritüeli değil düşüncesi önemli olan bu adamın 3 yıldır değil, dediğim gibi daha öncesinden arkadaşım, kirvem olmasını isterdim. Olsun o zamanı, geçen yıllara değil, bundan sonra geçecek yıllara sayarız kirve, teşekkürler...

8 Kasım 2010 Pazartesi

4 sene sonra kendimi

http://www.windows2universe.org/earth/climate/images/carboncycle_sm.jpg

Aynı yatakta, aynı televizyon ekranına bakarken; Aynı şehirde, aynı dertlerle uğraşırken; Aynı blog'da aynı temayı kullanırken; Aynı boyda, aynı kilo'da gezinirken; Aynı kıyafetlerde, aynı mağazaları gezinirken; Aynı listelerde, aynı şarkıları dinlerken; Aynı sokaklarda, aynı arabayı kullanırken; Aynı mekanda, aynı arkadaşlarımla içerken; Aynı klinikte, aynı hastalara bakarken; Aynı tembellikte, aynı çabalardan kaçınırken; Aynı satırlarda, aynı şeylerden sızlanırken; Aynı tende, aynı parfümü kullanırken; Aynı saatte, aynı uykusuzluğu hissederken; Aynı ülkede, aynı aidiyet sorununu yaşarken; Aynı kitapçıdan, aynı yazarları ararken; Aynı lisanda, aynı kelimeleri kullanırken ve Aynı takıntıda, aynı ulaşılmazı ararken görüyorum.

Alışkanlıkları çok sevdiğimi söylemiş miydim?

6 Kasım 2010 Cumartesi

Ben û Sen

http://www.nataliedee.com/051904/disappointment.jpg

Sen #1:
İlk andan beri ikimizin birbirimize uygun olmadığımızı biliyordun. Daha önce denediğimizde de aramızda bir kıvılcım olmadı. Bu sefer ki kıvılcımın ise bir şeyleri tutuşturma ihtimali yoktu. İkimiz de merak ettik, sonucunu beraber öğrendik

Ben: Aramızdaki uzun süren sessizliklerin sebebi benim söyleyecek bir şey bulamıyor olmamdı. Konuşmakla, anlatmakla bir problemim olmamasına rağmen senin yanında bellli bir süreden sonra tıkanıyordum. İşin kötü yanı başka zaman/başka biriyle olsa bir şekilde, zorlayarak da olsa, düzgün bir sohbet yaratabilecek ben, bu sessizlikten rahatsız olmuyor, senin rahatsızlığının aksine garip bir huzur dahi duyuyordum.
...

Sen #2: Kaç yaşındasın, 16? Değilsin. Neden öyle davranıyorsun ki? İki insanın uzak mesafeden ilişki sürdüremeyeceğini biliyorsun. Senin ve Benim ise böyle bir ilişkiyi yürütebileceğimiz ihtimalinin olmadığını da biliyorsun. Senin jargonunla, bizde "Relationship material" yok. Bunların hepsinin farkındasın, buna rağmen neden beni sürekli hayalkırıklıklarına ve ilişkiler konusundaki kızgınlıklarında hedef olarak gösteriyorsun? Benim çizdiğim çizgilere sitem ederken, neden kendi çizgilerini benim üzerime çiziyorsun?

Ben: sanırım agresif yaklaşımın gözümü korkutuyor. Olabildiğince gerçekçi olmaya çalışıyorum, buna karşılık olarak hiç vermediğim sözleri tutmuyormuşum pozisyonuna sokulduğuma inanıyorum. Benle ilgili, isim vermeden, üstü kapalı sergilediğin düşüncelerini görüyorum ve bu kadar tepkiyi haketmediğime inanmıyorum. Net sınırlarım var evet, çünkü sanırım sadece-sana-o-kadar-da-ilgi-duymuyorum.
...

Sen #3: Şu an biriyle berabersin, uzaktan gördüğüm kadarıyla hayatından memnunsun. Bunu kesinlikle bana borçlusun ve bunu sen de biliyorsun. Eğer başkasının sana yaptığı ve senin de buna hayır diyemediğin, sürekli aç-kapa düğmesine basılan saç kurutma makinesi muamelesini ben de yapsaydım, hayatına başka birinin girme ihtimali olmayacaktı. Özetle başka kromozom dizilişlerine sahip olduğumuz(kedi mesela), başka bir dünyada olsaydık belki çok mutlu olacaktık, ama bu dünyada sen mutlu olacaksan, belki de sadece senin hayatından tamamen çıkıp gittiğim için olacaksın.

Ben: Benim için her anlamda bir istisnaydın, hikayemiz çok farklı bitebilirdi. Hatta şu an devam ediyor da olabilirdi. Seni sevemedim. Birini sevebileceğim konusunda çok umutlu olmadığım için, bu bir sorun teşkil etmezdi. Senle mutlu olmazdım. Biriyle mutlu olabileceğimi de bilmediğim için bu da sorun teşkil etmeyecekti, ama seni mutsuz edeceğimi adım gibi biliyordum. Böyle bir durumda önümde iki seçenek vardı, ya buna rağmen devam edecektim(k). Bunu seçsem belki iki yakın arkadaş gibi hayatımızın sonuna dek beraber dahi olabilirdik, bilemezdim. Ya da ben yürüyüp gidecektim. Sen de kendi yolunu bulacaktın. Umarım bulursun/bulmuşsundur.
...

Sen #4: Yıllar sene önce ağzının içine bakan kişinin büyüdüğünü ve o kişinin o kadar da umrunda olmadığını görmek seni hayal kırıklığına uğrattı. Yıllar önce çok güçlüydün ve o gücünü başkaları üzerinde test etmekte sakınca görmedin. Gel gör ki geçen bir dekat sana mutlu olmadığın bir adamla sürekli ayrı ve barışık epizodlar halinde bir ilişki müsveddesi sununca, kendini ufacık bir evrende, sana bahşedilen ufacık bir çevreyle; kaybettiğin iraden ve karar verme yetinle başbaşa buldun. Hayat sanırım sana hiç adil davranmadı, yine de içten içe sen de, içinde bulunduğun durumdan hatırı sayılır oranda, kendinin de sorumlu olduğunu biliyorsun.

Ben: Cayacaktın, caydın. Bu sefer de cayacağını biliyordum, beni yine haklı çıkardın. İşte şimdi farklı olan, bu seferki benim hiç ama hiç umrumda olmadı. Seninle yıllar sonra görüşmek beni heyecanlandırmadı. Tren garından beni almaya gelmeni beklerken yüzünün nasıl olduğunu düşünmedim. Senin uzaktan gelişini görmek kalbimi hızlandırmadı. Beni ilk gördüğündeki yüzünde oluşan kızarıklık sonrası ağzının kenarlarının aldığı şekle eşlik eden gözlerindeki yaşarma bana bir anlam ifade etmedi. Arada sebepsizce ağlaman kendimi rahatsız hissettirdi, teselli için öpüşlerimde tek hissettiğim göz yaşlarının bıraktığı tuzdu. Bu derece anlamsızlaşman bile anlam ifade etmedi.
...

Sen #5: Bu yazıyı da diğerleri gibi okuduğunu biliyorum. Hatta bu bloga kaç defa girdiğini bile biliyorum. Evet, okuyorsun. Kendinden bir şeyler bulduğun için okuyorsun. Okumak, orada kendini görmek, sana kendini iyi hissettirdiği için okuyorsun. Kendini daha değerli hissediyorsun okudukça. Muhtemelen anlamsız geliyor seni refere ettiğim yazılar. İçselleştiremiyorsun... O yüzden de içinde kendinin de geçtiği, dokunup etkilediğin bu hikayeleri okurken, o hikayelerin bir objesi olsan da ancak dışarıdan görebiliyorsun yaşananları. Belki kendini de görmüyorsun orada, obsesif bir adamın yarattığı bir karakteri görüyorsun. İlginç geliyor bu öykünme sana ve okuyorsun. Ben de ne yaptığını biliyorum.

Ben: Seninle ilgili patolojik meselelerimin olduğunu biliyorum. 17 yaşında benliğini keşfeden bir adamın, bütün anlam arayışlarını yönlendirip yarattığı, sonra da bütün başarısızlıklarına bahane olarak sunduğu biri olduğunu da biliyorum. Aslında senin bir suçun olmadığını biliyorum. Sadece benim, zamanında sana karşı hissettiğim ya da hissettiğimi sandığım hislere karşılık veremedin. Belki o yaşta bu, kötü kalpli esmer kızı yaratmak için yeterince iyi bir sebepti. Seninle asla bir şansımız olmayacağını biliyorum. Aslında seninle bir şansımız olsa belki daha kötü olacaktı. Belki ben hep yaptığım gibi bunu da başaramayacaktım, ama bu sefer bahane olarak seni de göstermeyecektim. İşte belki o zaman temellerimden sarsılacaktım. Belki, belki, belki... Konu en son 7 sene önce gördüğün ve fotoğraflar olmasa yüzünü unutacağın biri olunca çok fazla belki oluyor ister istemez. Dediğim gibi sen, daha doğrusu senin de katkıda bulunduğun karakter benim bir parçam artık ve devam etmek için en mantıklı yol, onu bazen bahane olarak, bazen sempati toplamak için bazen de sebep olarak kullanarak oluşturduğum çarpık düzenime devam etmek.

Başkasının gözleri

http://images.sodahead.com/polls/000255453/polls_alone_in_a_crowd_4051_610669_poll_xlarge.jpeg

"...ama ben km'lerce uzağa gidip baktım. son derece yalnız birini gördüm ve öyle kalmak isteyen biri olduğu için çok üzgün olduğumu fısıldadım, güzel saçlarını öpüp masaya geri döndüm."

alıntıydı, alındı, gitti.

27 Ekim 2010 Çarşamba

The moment's gone


Hayatta "ikinci kez" diye bir şey yoktur, ikinci şans da yoktur, telafiler de... Hayatın o "course correcting" mekanizması da yalandır. Anlar benzersizdir, bir kere geçen bir daha düzeltilemez, geri getirilemez, telafi edilemez.

O sana bakarken, ona bakmayı kaçırdıysan, o anı da kaçırmışsındır. Otobüsün peşinden ne kadar koşarsan koş, ne o otobüsü durdurabilir, ne de o anı geri getirebilirsin.

Beraber çok güzel bir gece geçirmiş olabilirsiniz, o gecenin sonunda sadece beraber uyuduysanız, ya da sokağın ucunda sessizce bir an geçirip evlerinize dağıldıysanız, o gece olması gerekenleri başka bir gecede bulmaya çalışmak, ikiniz için de zorlamadan öteye gidemez. O gece yaşanması gerekenleri başka bir gece yaşasanız dahi, o gece vereceği tadı asla veremez. Aklınızda hep "acaba o gece yaşansaydı nasıl olurdu" sorusu kalacaktır, kalmaya mahkumdur da.

O yüzden insanlar, pişmanlıkları sonrası, "o anı" kafalarında tekrar tekrar yaşarlar, türlü senaryolar ve olasılıklar kurup her birinin nasıl sonuçlanabileceğini düşünürler. Hepimizin aklında telafi veya düzeltme sözcükleri dönse de, nasıl telafi edebileceğimizi, nasıl düzeteceğimizi düşünmeyiz. İçten içe biliriz, telafi diye bir şeyin olmadığını, hiç bir şeyin düzeltilemeyeceğini, çünkü anlar, dağılınca kolayca tekrar bir araya getirebileceğimiz legolar gibi değillerdir. Anlar kırılgandır ve parçaları hep kaybolur.

O yüzden anlamsız çabalara girme sevgili okur. Art Company de aynısını söylüyor: "The moment's gone, the feeling's over" Orijinal anın kopyasını yaratmaya da çalışma, bu seni üzer.



24 Ekim 2010 Pazar

Güncellemeler 17: Tünelin sonundaki ışık

http://www.galeon.com/allmusic/caratulas/k/Ks_Choice_-_Almost_Happy_-_front.jpg

**Çalışmaya başlayalı 18 ay, ihtisasa başlayalı 15 ay oldu ve hala ne yazık ki kliniğin en çömez asistanıyım. Tus da ertelendiğine göre en iyi ihtimal mart ayında yeni bir çömez gelecek. Böylece kbb kliniklerinin en uzun süre çömezlik rekorunu da kırmış olacağım. Yeni gelen elemanın yetişmesi, acil rotasyonuna gidip gelmesi de 3 ayı bulacağından iş yükümde belirgin azalma iki yılımı doldurana kadar olmayacak gibi görünüyor. Böyle de bahtlıyım.

**İşimle ilgili açtırırsanız, bir sürü şey söylerim ama pazartesi sendromlarım dışında hayatımdan memnunum. Sanırım benim problemim çalışmanın kendisiyle. Bir gün yüklü bir para çıkarsa piyangodan, hayatım boyunca yatarım sanırım.

**İnsanlar çılgnlar gibi bayram tatili planları yaparken ben bayram tatilinin ortasındaki üç gün nöbetçi olacağımdan bir yere kıpırdayamıyorum. Halbuki Diyarbakır ziyareti vardı aklımda, yine nostalji yaşamaya başlamıştım zira. Olsun bu çarşamba, pazara kadar Antalya'da kongrede olacağım. En azından bir değişiklik olacak benim için, hem ilk kongrem, bakalım nasıl olacak

**Dün, sevgili arkadaşım Arda gitarımın telini kırdığından Pazartesi ya da Salı, Çankayada Onur pasajındaki atölyeye uğrayacağım. Manyetiklerinde temassızlık olan elektro gitarımı da tamir ettririm diye düşünüyorum, bir kaç kablo alırım, hatta akustik gitarımı götürmüşken jack girişi bile yaptırabilirim. Böyle saçma aksiyonların kelebek etkisi yaratacağına inanan bir saflıkta olduğumdan belki, bu olayın bana daha çok gitarla uğraşma ve belki daha çok kayıt olarak dönme ihtimalini seviyorum.

**İlişkilerde mutlu olmanın formülünü çözdüm. Onlardan uzak durmak. Bu konuda yazdığım yazıda ortaya koyduğum sorunu, en primitif haliyle çözüme kavuşturdum sanırım. İlişkilerden uzak duruyorum, ihtimal ortaya çıktığında çeşitli bahanelerle pasifize ediyorum. Mutlu muyum hayır, ama memnunum sanırım. En azından artık ortaya bir birinin kopyası sonuçlar çıkmıyor. Bir de artık en azından kendime karşı daha dürüstüm, bunun memnunluğunu da yaşıyorum.

**Six feet under'a başladım, bir kez daha HBO'yu takdir ettim. Adamların ürettikleri her şey güzel. Ama üzülerek belirtiyorum, nerede David Fisher, nerede Dexter Morgan.

**Ciddi ciddi kış geldi ve ben ağustosta öngördüğüm gibi evimden çıkmıyorum. Dizilerimle ve playstationumla en mutlu insan benim. Gerçi iki yıldır sürekli ertelediğim piyanoya başlama, olmadı gitara devam planları olsa dışarı çıkmak zevk olacak ama kendimi de hobi için zorlayacak değilim. İçimden gelmeli. Dur bakalım belki şu gitarın telini değiştirmeye gidince bir ilham gelir, olmadı bu kış desem için dışarı çıkarım, belki de arada alsancak... Ama yok lan almanlık daha güzel(bir yerde cıvımalıydım ama değil mi)

20 Ekim 2010 Çarşamba

There is a light that never goes out

http://files.myopera.com/E.%20Driver/albums/34898/77675.jpg

Bir insanı, yanında ölmeyi, cennetlik, ayrıcalık ve keyif olarak tanımlayacak kadar seviyor olmak nasıl bir duygu acaba? İnsan hep sahip olmadığına özeniyor, hatta benim durumumda ise daha acıklısı, sahip olamayacağına...

Böyle "yüklü" şarkılar dinlediğim her seferinde, o şarkıların hikayelerine özeniyorum. Kendi hayatımdan küçük fragmanlarla örtüştürmeye çalışıyorum(olmuyor). Olamadığım adamın şarkılarını seviyorum hep. İşin ilginç yanı ne olduğumu da biliyorum, hangi şarkıların kahramanı olabileceğimi de, yine de dediğim gibi, kahramanı olamadıklarım içimi titretenler oluyor.

Sevgili okur, sana karşı hep samimi oldum. Şimdi de aynı çizgiden ilerleyeyim ve sana hangi şarkıların kahramanı olabilecekken, hangi kahramanı olamayacaklarıma, aşık olduğumu anlatayım.

Jeff Buckley'in "The Last Goodbye"'ı benim ikili ilişkilerimin ufak bir özetiyken, beni vuran şarkısının "Lover, You Should've Come Over" olması; Damien Rice'ın "Volcano"'su hayatımın özetiyken(onu da severim bilirsin), Accidental Babies'in bana uzak olan tutkusunun favorim olması; Coldplay'den "Swallowed in the sea" bana daha uygunken, kalbimi "Yellow"'a kaptırmam; Glen Hansard'dan "When Your Minds Made up" bana yöneltilmişken, "Falling Slowly"'e yavaşça aşık olmam; Bob Dylan'ın "It ain't me" benim neleri olamayacağımı kusursuzca anlatırken, "If you see her, say hello" vefasını yaşamam; Leonard Cohen'den "I'm your man" benim olabileceklerimken, "Dance me to the end of love"'un, üstelik dans edemem bile, beni heyecanlandırması ve sonsuza kadar uzamadan The Beatles'in "Nowhere Man"'iyken, "All my loving" saflığını hissetmek istemem size fazlasıyla bir fikir verir herhalde

Nedense, genel populasyonun aksine, "tam anlamıyla beni anlatıyor" heyecanını yaratan şarkılardansa, beni anlatmayan şarkılara aşık oluyorum, belki olmak istediklerimin toplamına özeniyorumdur, bilinmez

15 Ekim 2010 Cuma

Omar Little üzerinden The Wire

http://www.yorkvision.co.uk/wp-content/uploads/2010/05/omar-little-the-wire.jpg

İddialı gireyim: "The wire kesinlikle televizyon tarihinin en iyi dizisidir"

Sporun her dalında bazı adamlar vardır, kariyerleri boyunca istikrar abidesi olurlar, istatistik olarak tavan yaparlar, yine de yıldız olamazlar. Sebep bazen çok derindir, kültürel, ırksal uzantıları vardır. Bazen ise aşırı yüzeyeldir, en basitinden o adamlarda yıldız materyali yoktur deyip geçebilirsiniz. Sonuçta o adamlar, hakkını vererek oynarlar ve zamanları gelince herkes gibi köşelerine çekilip unutulurlar. Bazıları yıllar sonra bu adamları keşfeder ve takdir eder, ama çoğu için asla varolmamışlardır bile.

The Wire da dizi aleminin "underdog"u, kendi kendine başlayıp kendi kendine bitmiş şaheseri. Benim takıntı haline getirdiğim "döngüler"in hayat bulmuş hali.

Neden bilinmez ama 2008'de biten ve aynı zamanda Barack "Yes We Can" Obama'nın da favorisi olan bu dizi, içerdiği sağlam hikayesi, mükemmel seçilmiş mekanı ve özenilmiş casting'ine ek olarak, ki bence en önemlisi, şimdiye kadar gördüğüm en iyi karakter çözümlemerini içermesine rağmen bunca yıl nasıl gözüm(üz)den kaçmış, anlamak güç.

Dizinin genel konsept olarak Afrikan-Amerikan bir şehirde geçen bir Afrikan-Amerikan dizisi olması, Amerika'da çok yüksek ilgiye maruz kalmamasını açıklayabilir, sonuçta Bill Cosby show değil bu oynayan. Tamam, entegrasyon, fırsat eşitliği bir yere kadar da WASP Amerikan insanının da tahammül sınırları var.

Bir de elbette, bu yazının amacı, Omar Little var. Yara izi, Trençkotu, Büyük tüfeği, Farmer in the Dell ıslığıyla, "Oyun"un içinde olmayanlara asla zarar vermediği düsturuyla, Newport sigarası, Honey nut cheerios'uyla, cinsel tercihiyle Baltimore'un çarpık Robin Hood'u olan bu adamın, popüler kültürün en ilginç karakterlerinden olduğu kesindir. Başlı başına "Anti-kahraman" tanımını doldurabilen; siyahi ve gay olmasıyla azınlıkların azınlığı, hitap ettiği toplumda nefret edilenlerin nefret edileni olmasına rağmen, yine aynı hedef kitlenin favori karakteri olmuştur. Bu bile o karakterin ve onun içini dolduran Michael K. Williams'ın ne kadar güçlü olduğunu göstermeye yetiyor.

Dizi ve Omar hakkında spoiler vermeden daha fazla uzatmayacağım, deneyin göreceksiniz. Ya o çok seven, ya da nefret eden gruptan olacaksınız. Severseniz gelin bir çayımı için, birbirimize Omar'dan bahsedelim.

"It's in the game, yo"

29 Ağustos 2010 Pazar

Kırık Kalpler Krallığı


En çok acı çekenin kralı olduğu bir krallık burası, insanların durmadan statü atlayabilmek için imkansız ve acı çekecekleri aşklara tutulduğu, kendilerini bile bile ateşe attıkları bir ülke. Kimse kalıcı değil, en azından büyük çoğunluk kalıcı değil... İç huzurunu bulanın ivedilikle sınırdışı edildiği bir yer. Tolerans gösterilmeyen tek şey ise drama kraliçeleri...

Değişik bir kast sistemiyle sınıflandırılmış bir toplum var burada en üstte Kral/Kraliçe bulunuyor. Üst üste en zalim kadınlardan tokat yemiş, en piç adamlarca sürekli aldatılmış, Sevdikleri tarafından sürekli terk edilen ve reddedilen insanlar hüküm sürmeye hak kazanıyor.

http://img.myconfinedspace.com/wp-content/uploads/2008/12/sad-king-dog-500x329.jpg
Ülke tarihinin en uzun süren yönetimi üstlenen hükümdarlarından Kral, III. Retrivous

Toplumun ikinci tabakasını soylular oluşturuyor. Soylular, kronik imkansız aşkları olan insanlar. Hayatlarında yeni dramalara yer yok, zira hali hazırdaki mutsuzluk sebepleri onlara fazlasıyla yetiyor. KKK toplumunun en asli unsuru olarak yer alıyorlar, zira bir kere soyluluk makamına erişince, soylu olarak ölünüyor. Soylular isimlerini boş yere haketmediklerini ise, kurdukları ailelere nesiller boyu sürecek bir mutsuzluk kültürü aşılayarak kanıtlıyorlar. Yani ebeveynlerinizden biri soyluysa siz de hayatınızın sonuna kadar soylu olarak yaşıyorsunuz.

Taban ise Özgür Vatandaş'lardan oluşuyor. Mutsuzluğu bir kültür olarak benimsemiş ve hep elde edemeyeceği şeylere özenen, hiç bir zaman karşılayamayacağı şeylerin hayalini kuran ve sürekli yetersizlik hisleriyle kavrulan insanların oluşturduğu tabaka, Soylu'ların aksine, toplumun en değişken tabakası. KKK ülkesinin en güzel yanı, mottosundan geliyor aslında:"Her şey mümkün". Bu tabaka içinden soylu da çıkarıyor, kral da, hatta mutluluğu yakalayıp vatan hainliğinden sürgün edilenleri de... Mutsuzluğunuz iyileşmeyen bir yara haline gelince soylu olabileceğiniz gibi, hani olur da hayallerinize kavuşursanız persona non grata durumuna da düşebilirsiniz. Ama üzülmeyin sürgün edilirseniz dahi, bu krallığın kapıları size her zaman açık, zira kimse geri dönmeyeceğinizi garanti edemez. Döndüğünüzde herkes sizi bağrına basacak, emin olabilirsiniz.

Kimsenin gülmediği bir ülke burası, Yalnızlıkland ile müttefik, temel gelir kaynağı umut tacirliği olan bu krallıktan, bu ülkenin öz evladı October Swimmer bildiriyor.

...ve unutmayın, "...ve sonsuza dek mutlu oldular" ifadesi, sadece masallarda olur, hepiniz, en azından bir süreliğine ülkemize geleceksiniz. Biz de kapılarımız ardına dek açık, sizi bekliyor olacağız.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Kış Geliyor

http://img.archiexpo.com/images_ae/photo-g/soundproof-roof-window-against-rain-118128.jpg

Bunu yazın o kavurucu sıcağının bitmeye yüz tuttuğu bu günlerde söylemek kolay, ama en sıcak yaz gününde kavrulmayı, kışın üşümeye tercih ederim. Neden? Çünkü yazın herşey daha kolay...

Öncelikle en güzeli işten çıkınca havanın bir kaç saat daha aydınlık kalacağını bilmeniz, hemen bir sonraki gün gelmeyecek, hemen gece gelip sana; "Hadi, uyu artık, yarın yeniden işe gideceksin" demeyecek. En az 3 saat daha sana ait, Dışarısı seni bekliyor.

Sabahları yataktan kalkınca, seni o sıcak yatağa tekrar döndürmek isteyen soğuk hava yok. Evden çıkınca sadece sabah serinliği karşılıyor seni, yüzünü adeta kesen soğuk rüzgar değil. Böylece işine, okuluna, otobüs durağına yürüdüğün yol keyifli hale geliyor, güzel bir müzik seçtiysen tabi.

Yazın herkesin üzerinde bir rehavet var. Kendi işim için konuşuyorum, hastalar rahat, hastalıklar rahat, ameliyat günleri rahat, klinik şefi rahat. Hal böyle olunca yaptığın işten daha çok keyif alıyorsun, eve daha mutlu dönüyorsun

Soğuk Bira. Aslında sadece bu iki kelimeyi yazıp bıraksam da olur, ama o sıcak akşam üstü Muzaffer İzgü, ya da Gazi Kadınlar sokaklarından birinde(Tercihen gazi kadınlar) oturup akşamı soğuk bir bira ve tabii güzel bir sohbetle getirmek gibisi var mı?

Küçük haftasonu kaçamakları, İzmir gibi bir yerde yaşıyorsanız, boş haftasonlarınızın olmazsa olmazıdır 200 km çapındaki alanda gidecek o kadar çok yer vardır ki, yaz boyu bütün haftasonlarınızı harcasanız dahi bitiremezsiniz.

Uzadıkça uzar bu liste, ama uzatmak yaza bir kaç ay daha katmayacak, o yüzden yapacak bir şey yok geleni kabullenmek gerekecek, hatta benimsemek en güzeli, zira yaz güzel diye kış cehennem değil;

En nihayetinde İzmir'de kış kısa sürer ve yumuşak geçer ortalama sıcaklık 10 derece civarlarındadır, o yüzden "kara-kış" dramatizasyonuna gerek yok.

Pek tabii kışın en güzel yanı ev aktiviteleridir, Tek başına ya da arkadaşlarla... Bazen boş haftasonunuzda dışarıda sağanak yağmur yağarken içeride olduğunuza şükredip sıcak ve karartılmış odanızda bölüm üzerine bölüm dizi izlemek; bazen de gece üç beş kişilik grubunuzla anlamsızca sarhoş olana kadar içip o kafayla sonunda sızacağın film izlemek, ya da yeterince gaza gelip dışarıda devam etmeye çıkmak güzelleştirir kış gecelerini.

http://www.brandish.tv/sartorialist%20short%20suit%20sports%20jacket-thumb-430x285.jpg
Yazın şık olmaya çalışınca bile ortaya ancak böyle bir şeyler çıkar, şık mı? Kesinlikle hayır

Giyim konusunda kış her zaman daha zengindir. Erkek giyimi için söylüyorum, yazın üzerinizdeki bir t-shirt ve pantalondan oluşan kostümünüz, kışın yapabileceğiniz onlarca kombinasyonun yanında oldukça sönük kalır. Kış, her zaman daha şıktır.

Kış her zaman daha yaratıcıdır. Belki bazal depresyon yarattığı içindir, ama kışın daha derin hissedersiniz kendinizi. Daha çok yazmak, daha çok okumak, daha çok izlemek istersiniz. Yazınki rehavete benliğiniz de kapılır ve ancak kış gelince gerçek anlamda çıkabilirsiniz.

Tabi Ağustos sonunda kışın gelişiyle ilgili bir yazı yazmak absürd ama nasıl cumartesi gece yarısından sonra pazartesi sendromuna giriyorsam, ağustosun ikinci yarısından itibaren de kış sendromuna girerim, zira eylül, ekim hemen geçer, her sene kasım bütün karanlığıyla sizi bekler.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Çok beğenilince devamını çevirdiler


Severek okuduğunuz October Swimmer Tatilde serisinin bitişi sizi üzdü mü? Genç October'ın Avrupa'daki acılarını okumaya doyamadınız mı? Üzülmeyin.

İşte Beklenen Fırsat:

Okuyucularımız tarafından çok beğenilen October Swimmer Tatilde serisinin devamı geliyor!

Hepsi kuşe kağıda, birinci baskı!

Bakalım kahramanımız yeni seride neler yapacak:

10 Eylül'de İzmir'den yola çıkan October, Sabiha Gökçen üzerinden Roma'ya uçuyor. Bir gece Roma'da kalacak olan kahramanımız, ertesi gün vakit kaybetmeden kendini Dublin'de buluyor. 4 gece İrlanda'da geçirdikten sonra tekrar Roma'ya dönen Swimmer, Napoli, Floransa, Roma üçgeninde bir 4 gün daha geçirip 19 Eylül'de İzmir'e dönüyor.

Macera, İhtiras, Aşk... hepsi bu seride, koltuğunuzdan kalkmadan gün gün October Swimmer'ın gezilerine ortak olacaksınız.

Üstelik Octoberswimmer blog okuyucularına bedava! Bayinizden İstemeyi Unutmayınız.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Çoktan Seçmeli




Aylar önce hayatımdaki döngülerden bahseden fazlaca mukadderatçı bir iki yazı yazmıştım. Yaşadığım ilişkilerde seçilen taraf olmaktan, her şeyin çok kolay gelişmesinden şikayetçi olmuştum. Çözüm reçetesi ise basitti, benim bu tür şeyler için çabalamam gerekiyordu, kendi fırsatlarımı kendim yaratmalıydım, seçen ben olmalıydım... Nedense bu konu hakkında hala söylemem gerekenler varmış gibi hissediyorum.

17 yaş önemli, en azından benim için öyleydi. Hayatımdaki en büyük değişiklikler o sene oldu. İlk duygusal travmam, ÖSS komedisi, İzmir'e gelişim(Evet üniversiteye başladığımda hala 17 yaşındaydım). O sene olan herşey bir şekilde hala hayatıma etki ediyor, sanırım hayatımın sonuna kadar da etki edecek. Kim olduğum şekillenirken kullanılan çimentonun tam kurumak üzere olduğu zaman 17 yaş ve ne yazık ki, ya da iyi ki o an o çimentoya çizilen her şekil, yazılan her isim sürekli orada kalacak.

O zamandan şimdiye kadar geçen 9 senede yaşananlar, ilişkiler, ayrılıklar, döngülerin çoğundan ben o seneyi sorumlu tutup sıyrılıyorum işin içinden. Belki de en kolayı böyle. Kim olduğumun bahanesi aslında o sene, çünkü aslında o sene özel bir şey yaşanmadı, yüksek anlamlar yüklenecek bir şey olmadı. milyonlarca kişi ÖSS'ye girdi on binlercesi şehir değiştirdi, kabuklarını kırdı, binlercesi yakın arkadaşına aşık oldu(ya da aşık olduğunu sandı) ve ilerleyen yıllarda o kişinin yüzünü unuttu, yüzlercesi aradığını bulamadı, onlarcasını bu durum etkiledi ama sadece bir kaçı bunu ilişkilerdeki başarısızlığına bahane olarak kullanıyor.

O hikayeyi tekrarlamanın anlamı yok, burada yazıldı, yakın arkadaşlarıma anlatıldı, defalarca kafamın içinde yaşandı. Her tekrarda biraz daha lirik oldu, her seferinde biraz daha yüceldi travmam. Ben yüce bir aşıktım çoğu zaman, o ise benim hislerimle oynayan kötü kalpli esmer kızdı. Ben yapabileceğim her şeyi yapmıştım, her çabayı göstermiştim, o aslında kimseyle beraber olmak istemiyordu, birini istese o kesin ben olurdum. Zaman çok dardı, sonra farklı şehirlere düştük, aynı ortamda olsaydık bir şansım daha olurdu... Böyle delüzyonlarla geçti yıllar. Dediğim gibi her anlattığımda, her düşündüğümde biraz daha güçlendi, içimde kapladığı yerde kendi etrafında katlarca cidarlar ördü. Arınmak gittikçe zorlaşıyordu... Dediğim gibi çok irdelendi bu hikaye, çok da bahane olarak kullanıldı. Kendime, ayrılmak istediğim sevgililerime, bir ilişki istemediğim insanlara, herkese...

Şimdi olayın, olsaydı, yaşansaydı kısımlarına girip ekranın ortasına çizgi çekerek expectations/reality karşılaştırması yapmaya gerek yok ama emin olun onlar da düşünüldü. 9 yıl uzun bir süre...

Bahane dedim evet, oraya gelmeliyim. Yukarıda özetlediğim bu olay biri tarafından seçilip benim de razı olduğum ilişkiler döngülerinin hepsine bahane oldu. Neydi? Ben yaşadığım travmadan sonra, bir daha reddedilmekten ya da terkedilmekten o kadar çok korkuyordum ki, kimse için ben çabalamıyor, ben harekete geçmiyordum. Beni isteyen insanlarla birlikte oluyordum, bağ kurmayıp hiç bir zaman kendimi tamamen vermeyip kısa bir süre sonra da başka bir döngüye geçmek üzere kaçıyordum. Çünkü neden? (Burada hep beraber söylüyoruz) Çünkü benim bir travmam vardı!!!

Ha arada çabaladım belki bir yerinden kırılır diye, ama yaptıklarım bir hayalete yönelik yazılar yazmaktan ve şahsen tanışmadığım bir insan hakkında metaforik yazılar yazmaktan öteye gitmedi.

Sonuç açık aslında, en son yazdığım yazıdan sonra değişen bir şey yok. Zayıflıklarımı örtecek güçlü bahanelerim var, her yaptığım hareketi kendime hak gören, öz-teyit edici bir ego'ya sahibim ve bu yaştan sonra bir şeyin değişeceğini sanmıyorum. İlişkilerde anın içinde kaybolmak yerine dinamikler üzerine kafa yorduğumdan, elimde kalan tek şey bir kaç aylık serbest düşüş konseptli grafik eğrileri oluyor. Nihayetinde en başından benim istemediğim, ama beni isteyen insanlarla, çoğunlukla keyif almadığım vakitler geçiriyorum. Tamam, bir şey kaybetmiyorum, yalnızlık ve istenmeme üzerine milyonlarca yazı, şarkı, film, kitap varken ben nerdeyse her zaman bana eşlik edecek birini buluyorum ama büyük resme bakınca kaybettiğim bir şey olmadığı gibi kazandığım bir şeyin de olmadığını görüyorum.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Güncellemeler 16: The Man in Me

**Can simididir güncelleme yapmak, yazıya tekrar ısınmayı sağlayandır.

**Yaz demek tatil demekti benim için bir kaç ay önce, tatili de yaptık hatta görmemişler gibi buraya detaylarıyla da yazdım, ne yaptığımı. Evet, yaz bitiyor artık, tüm sıcaklığına hatta cehennemliğine rağmen istemiyorum yazın bitmesini. Yaz ve o sonsuz gün ışığını seviyorum. İşten geldikten sonra hala 4 saatlik gündüzün varlığını seviyorum. Dışarıdaki hayatı seviyorum aslında. Oysa kışın henüz saat 5'te evinize doğru yürürken, kararmış hava beraberinde kasvet de getiriyor, bütün hevesleri kırıyor, eve mecbur ediyor insanı...

Odasının kapılarını sadece octoberswimmer.blogspot.com için açtı...

**Hal yukarıda yazdığım gibiyken, ben de bu kışı evde geçirmeye karar verdim. Mayıs'a kadar 25 metrekarelik odamda çıkmamayı planlıyorum. Bunu da olası kılmak için odamı biraz daha çekici hale getirmek gerekiyordu, üzerime düşeni yaptım. Biraz IKEA'nın biraz da teknoloji marketlerinin yardımıyla odamı cazibe merkezi haline getirdim. İkinci çocukluk dönemi başlasın bakalım.

**Aylar sonra kayıt yaptım, yaptığım şey tatmin edici miydi? Hayır. Yaptığım şey motive edici miydi? Hell, Evet:) Fazlasını yapmak istiyorum, daha fazlasını öğrenmek istiyorum. Hatta artık bir şeyler üretmek istiyorum, lakin tek sorun hayatımın fazla iyi gitmesi. Hayır, şikayetçi değilim ama dert yoksa, tasa yoksa, drama yoksa üreticilik de azalıyor, bunu kimse inkar etmesin. Yine de önerisi olan varsa lütfen...

**Pazartesinden itibaren artık kliniğin en çömez asistanı değilim. Nihayet yeni biri daha geliyor. Bu, benim angaryalarımın bir çoğunun azalacağı ve nöbet sayımın da ufak bir değişiklikle azalacağı anlamına geliyor. Bu güzel bir şey. Öte yandan artık biraz daha fazla okumam, biraz daha bilgimi arttırmam da gerekiyor, artık bahanem kalmıyor. Unutmadan, bugün klinikteki ilk yılımı doldurdum, ya gördün mü sevgili okur zaman ne çab... Tamam, vurmayın jkdlasdlk

**Tatil bitti dediysek yanlış anlaşılmasın, yaz tatili bitti. Daha Eylül tatili duruyor. 15 gün kadar iznim hala mevcut. Bir kaç hafta öncesine kadar, zaten Schengen vizem devam ettiğinden, tekrar Avrupa'ya gitmek istediğimden emin gibiydim. Bu aralar huzur tatiline heveslendim. Fethiye, Kabak koyu gibi planlar mevcut. Ya da tekrar, tek başına Avrupa(İrlanda ya da İskandinavya gibi görünüyor) olacak. Hangisini yapmalı ki?

**Bu da böyle bir kaçak güreşimdir. Bir sonraki yazı adam gibi olacak, söz.

8 Ağustos 2010 Pazar

I Don't Know

8 ay sonra başka bir kayıtla karşınızdayım. Bunu yayınlayarak uzun süreli sessizliğimi de bozayım, tekrar yazmaya başlayayım istiyorum ayrıca. Aşağıdaki muzicon'dan ya da sağ alttaki box.net widget'inden dinleyebilirsiniz. Hani çok istiyorsanız eheh.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Dünya Gözüyle Dolores'i de Görmüş Bulunduk


The Cranberries, benim için lisedeki değişimin(dönüşüm?) simgesidir. İsterseniz abarttığımı düşünebilirsiniz, ama farklı bir insana dönüşmüşümdür, The Cranberries ve dolayısıyla açtıkları kapılar sayesinde. Kendileriyle tanışıklığımız 99 ya da 2000 yılında Blue jean'ın verdiği karışık klip CDsinde ablamla izlediğim Promises ile olmuştur. Atipik, değil mi? Halbuki insanlar Zombie ile tanırlar onları. O veya bu şekilde 10 yılı aşkın süredir de bir şekilde hayatımın içinde oldular.

2002'deki İstanbul konseri sonrası dağıldıklarında, bir daha hiç bir şekilde onları göremeyeceğimi düşünüyordum, lakin hayatta asla dememek gerekiyormuş. Çeşme'ye kadar geldiler. Ben de biletler satışa çıktığı anda ablamla bana birer tane alıp neredeyse iki ay öncesinden hazırlıklarıma başlamıştım bile.

Babamızın çocukları olarak tabii ki erkenden yola çıktık, bizim aile hep acelecidir, saat 10 gibi Çeşme Seaside'a vardık. yarım saat ayakta beklerken söyleniyorduk, halbuki adamlar kapıları 22.30'da açacaklarını belirtmişlerdi. Sonunda kapı açıldığında hemen koşarak yerimize yerleştik, o konuda şikayet edemem, zira VIP'in hemen arkasında sahne önündeydik.



Bekleyiş çilesinin ikinci kısmı 1,5 saat boyunca Dolores'in çıkmasını beklemekti, Bir alt grup akıl edip koysalar bu bekleme daha eğlenceli olacaktı, bunun yerine saçma sapan parçalar çaldılar. Bir süre kuma çöktük(evet konser plajdaydı),çökmek ayakta durmaktan daha çileli hale gelince ayakta beklemeye devam ettik. Sonunda The Cranberries sahneye çıktığında bu yorgunluğu ancak güzel bir performans unutturur diye düşünüyordum.

Düşündüğüm oldu da, yıllar geçmiş, Fergal'ın saçları dökülmüş, Noel yaşlanmış, Michael abisinden de yaşlı görünmeye başamış, Dolores kilo almış ama değişmeyen tek şey onun mükemmel sesi ve yaydığı enerji... O spastik dansları saymazsak tabi, onlar da aynı zira jdsahjdk



Daffodil Lament dışında çalmalarını istediğim bütün şarkıları çaldılar. Bis'ten sonra Dolores kıyafet değiştirdi ve herkesin en baştan beri beklediği promises'ı da çaldı. Toplamda Bir buçuk saat sonunda Dolores hayatla ilgili tavsiyeler vererek, Çeşmeye tatil için de geleceğini belirterek son şarkı olarak ilk çıktıkları şarkıları Dreams'i çaldılar ve veda ettiler.

Çeşme'de iki kardeş



Biz sonra ne yaptık? 45 dakika kadar, adamların o akşam yaptıkları, araziden düzleştirme otoparktan çıkmaya çalıştık, o çile bitince de 1 saatlik İzmir yolunu hızlıca alıp saat 4'e doğru eve vardık. eve vardığımın beşinci dakikasında uykuya dalmıştım bile.

Bağlayıcı son cümleleri sevmiyorum, hep kullansam da sevmiyorum, ama şunu söylemek gerekiyor. İnsan hayattaki checklist'ine bir işaret daha koyduğunda kendini tatmin olmuş hissediyor. The Cranberries de onlardan biriydi, darısı diğerlerinin başına

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Safety First

Geçenlerde yaşadığım saçma bir sorun, beni bir takım önlemler almaya itti. Facebook'tan musallat olan ve kendisinin arkadaşlık talebilini kabul etmediğim için beni "cezalandırmaya" karar veren bir şahıs. Adımı ve fotoğraflarımı kullanarak inci sözlük seviyesinde bir profil oluşturup listemdeki insanları teker teker eklemeye çalıştı. Tabi bir yerden ulaştığı mail adresime de gönderdiği küfür ve tehdit dolu mesajları da eklemeliyiz.

Tabi bir şekilde, hukuki yollara da temas ederek, müdahale edip kapattık konuyu ama bir takım önlemler şart oldu. En azından internetten kendimizi ne kadar teşhir edebileceğimiz konusunda ikinci kez düşünmeme yol açtı

Bu amaçla zaten uzun bir süreliğine kapatacağım Facebook profilimin privacy ayarlarını en yükseğe çıkardım, mail adreslerimi değiştirdim, blogdan e-mail adresimi, facebook uzantısını ve twitter uzantısını çıkardım, tweetlerimi kapalı hale getirdim.

Peki neden daha önce bunları yapmıyordum?

Ben bu blogda paylaştıklarımın aşırı mahrem şeyler olduklarını düşünmüyordum, hala da düşünmüyorum, ki blogun çizgisi değişmeyecek zaten, bunun yanında blogdan gerçek kimliğimi ifşa etmemin, ulaşılır olmamın da sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyordum. Hatalı düşünüyormuşum.

İçinde yaşadığımız dünya ne yazık ki homojen değil, değişik insanlar değişik motivasyonlara sahipler ve belki biz asla yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını anlayamayacağız. O yüzden en doğrusu önlemi baştan almak olacak sanırım.

Bilmiyorum umrunda mı sevgili okuyucu artık bana sadece yorum kısmından ulaşabileceksin.

13 Haziran 2010 Pazar

Want your bad hair

Lissie Bad Romance Cover from paulo reyes on Vimeo.



Şarkı'yı, Gaga'yı her şeyi geçtim. Şöyle sesi olan biri olsun nikahıma alırım, hayatımın kadını yaparım, ama söz konusu videodaki Lissie ise ağzını eğdiği kısmı, hatta ekose gömleğini bile tolere edebilirim ama o saçlar... O saçları tolere edemem Lissie, bunu anlamalısın

6 Haziran 2010 Pazar

Top 5 Generation X filmleri

Herkes ispanyol paçalardan, vatkalı ceketlerden, kalın favorilerden ve aslan yelesi saçlardan bahsederken neden kimse en iri adamda bile babasının kıyafetini giymişcesine bol duran ceketlerden, oduncu gömleklerinden, Tavuk g.tü olarak tabir edilen saçlardan ve bandanalardan
bahsetmez ki.

90'lar nedense bana hep bir kaç filmi hatırlatıyor. Kurt Cobain'den, Guns 'n Roses ve Pearl Jam'dan bile önce bu filmler geliyor. Özellikle Kevin Smith'in yaptığı New Jersey filmleri bir zaman makinesine girip hemen 15 yıl öncesine ışınlanma isteği doğuruyor. Üstelik aşağıda bahsedeceğim filmlerin büyük çoğunluğu "kaliteli" olarak değerlendirilebilecek filmler bile değiller.

Böylece neredeyse 1,5 yıl sonra yine bir top 5 listesi daha yapmış bulunuyorum. Peşinen söylüyorum. Evet, 90'larda şaheserler var ama listeyi inceleyince, bu filmlerin büyük prodüksiyonlar olmadıklarını ve hepsinin generation x diye tabir edilen kuşağı ve onların varoluş problemlerini işlediğini göreceksiniz.

5- Singles(1992)

http://deadon.files.wordpress.com/2007/03/singles.jpg


Cameron Crowe'un yönettiği ve Bridget Fonda ve Matt Dillon'un başrolde olduğu film listeye başlamak için en uygun seçim. Kafası karışık ve evlenmeyle ilgili sorunları olan bir kuşak. Biri hayalinin peşinden koşarken sefalet çekerken, diğer koşmadığı için sefil olan iki adam ve vücudundan, ilişkilerinden, hayattan tatminsiz iki kadın... Ve tabii ki hepsinin ortak besin kaynağı ve filmin mükemmel soundtrack'ini oluşturan müzik: Grunge. Filmde ayrıca Tim Burton, Chris Cornell ve Eddie Vedder'in şöyle bir göründüğünden de bahsetmek gerek


4- Mallrats(1995)



Yukarıda bahsettiğim Kevin Smith'in New Jersey filmlerinden biri. Kevin Smith'in kendisinin bile nefret ettiği, muhtemelen hayranlarının da en sevmediği bu film burada Chasing Amy'nin yerinde duruyorsa tek sebebi size yukarıda anlatmak için çırpındığım 90'lar hakkında daha iyi bir fikir verdiğindendir. Tamam Chasing Amy'de Clerks'e çok güzel göndermeler, sağlam bir Holden karakteri ve kesinlikle Mallrats'den çok daha iyi kurgulanmış bir kadro vardır, ama sadece genç Jason Lee'nin oynadığı Brodie karakteri bile yukarıda Chasing Amy'i öven bütün özelliklerin önüne geçmeye yeter (En azından listeleri benim oluşturduğum bir ortamda). İnternet'in ve oradan indirdiğimiz filmlerin, dizilerin; takip ettiğimiz blogların ve sosyal paylaşım sitelerinin olmadığı bir ortamda yapılacak en mantıklı şey, tabii ki çizgi roman kolleksiyonu yapıp alışveriş merkezinde zaman öldürmektir. Bir de Jay ve Silent Bob gibi iki arkadaşa sahipsen tadından yenmez... Özetle Mallrats, 1995 yılında Clerks'le gazı alan Kevin Smith'in Hollywood'la imtihanıdır. Kendine göre sınıfta kalmış olsa da, bana göre fazlasıyla yeterlidir. Ha bir de finalinde Weezer çalıyor!


3- Before Sunrise(1995)
Aslında şu listeye aynı yönetmenden(Richard Linklater) girmesi gereken film, 1993 yapımı Dazed and Confused'dir ama ne yazık ki bahsettiğimiz film başka bir kuşağı anlattığından listede yerini bulamamıştır. Before Sunrise genel olarak güçlü bir film değildir. Oyuncu olarak sevdiğim Ethan Hawke ve Julie Delpy de bu filmde o kadar başarılı değillerdir. Özellikle trende tanışma sahnesi ve restoranda telefon konuşmalarını simüle ettikleri sahnede sanki kendileri de inanmadan oynamaktadır. "E o zaman bu filmi neden koydun listeye" dediğinizi duyuyorum. Evet, film belki şeklen güzel değildir, ama hikaye olarak oldukça özgün hatta en önemlisi "ilham verici"dir. Bu filmle yoğrulan gençler kendilerini, Interrail'e vurmuş.; Bu filmden gaza gelen genç bünyeler trende gördükleri diğer interrailcilere cesurca yaklaşıp tanışmışlardır. Hepsini geçtim, iki farklı ülkeden iki insanın ikisine de tamamen yabancı bir şehirde sabaha kadar vakit geçirmeleri ve birbirlerine bu kadar kısa sürede aşık olmaları yeterince ilginç bir konu değil midir?

2- Reality Bites(1994)



Bu filmle ilgili blog yazısı yazmışım zamanında daha ne yazayım. I'm nuthin' den bahsedeyim, evet. Bu filmin, bu filmlerin, bu listenin ve anlattığı kuşağın, bu şarkıdan daha iyi bir özeti olamaz. Dinleyin


1- Clerks(1994)

İşte geldik listemizin bir numarasına. Clerks hakkında bahsedecek çok şey var. Filmin sınırlı mekanlarda geçmesi, Randy ile Dante'nin oluşturduğu mükemmel tezat, Jay ve Silent Bob, Çatıdaki hokey maçı, Snowballing, Her Kevin Smith filminde ismi geçen insan ziyanı Rick Derris, Tuvalette ölen amca, Randy'nin acımasızca popüler kültüre, müşterilere ve özellikle filmlere saldırması, hatta zorlarsak ufak video dükkanlarıyla, büyük video mağaza zincirlerine belki de kapitalizm ve tüketim kültürüne eleştiri... Abartmadan her sahneyi buraya yazabilirim. Sadece bir quote vererek bitiriyorum

"Dante Hicks: 37! My girlfriend sucked 37 dicks!

Dediğim gibi belki filmlerin hiç biri zamanında birer başyapıt olarak tanımlanmadı, hatta bazıları seviyesiz ve bayağı olarak da eleştirilmiş olabilir, ama bu liste filmlerin kalitelerine göre sıralandığı bir liste değil. İzlemişsinizdir diyeceğim ama son zamanlarda nerede bahsetsem izlenmediğini görmek üzüyor beni, o yüzden hemen başlamanızı tavsiye ediyorum, anca yetişir zaten. Bak soracam sonra bunları...

3 Haziran 2010 Perşembe

All Roads Lead to Tranquility Base


Bir şeye heves ettiğim zaman ne kadar da gaza gelebildiğimi bir daha gördüm. Şurada yazdığım planları sonunda hemen hemen nihayete erdirmiş bulunmaktayım.
Kalın
Öncelikle beni üzmeden, görüşmeye falan çağırmadan 3,5 aylık multi vize veren Hollanda Büyükelçiliğine teşekkür etmeden geçemeyeceğim:) Üstelik sadece 8 gün için başvuru yapmıştım. Olsun sizi seviyorum çocuklar

İkinci olarak, her ne kadar dublin planımı iptal etmeme sebep olacak fiyat artışları gösterseler de, Ryanair şirketi, çalışanları ve gizemli kar etme politikalarına bir teşekkürü borç bilirim.

Son olarak THY'ye sebebi her ne kadar ürkünç de olsa Amsterdam'a en ucuz bileti sağladıkları için teşekkür ediyorum. Ahah Gidiş-Dönüş 453 Tl. Üstelik İzmir'den direkt

Teşekkür ve cıvıma kısmı bittiğine göre, sıra neler yapacağımı anlatmaya geldi.

18 Haziran Cuma. Saat 16.00 İzmir- Amsterdam
22 Haziran Salı'ya Kadar Amsterdam
22 Haziran akşam trenle Eindhoven'a geçiş
23 Haziran Çarşamba, saat 08:50'de uçakla Marsilya
23 Haziran akşamı Marsilya, Le Dome'da Bob Dylan konseri (yey!)
24 Haziran Perşembe 06:50. Uçakla Eindhoven'a dönüş. Oradan trenle tekrar Amsterdam
25 ve 26'sını Amsterdam'da geçirip 26 Haziran Cumartesi gecesi İzmir'e dönüş
27 Haziran Pazar sabahı Hastanede nöbet(ahah!)

Budur plan. Marsilya'dan Eindhoven'a ve Eindhoven'dan Amsterdam'a dönüş biletleri hariç bütün biletleri almış planımı yapmış durumdayım. Marsilya'dan dönüşü bir iki gün sonra alacağım, zira Eindhoven yerine Brüksel'e geçip orada da iki gece kalıp dönebilirim. Daha karar vermedim. Belki Amsterdamı beklerim karar için. Doyamazsam Brüksel'den vazgeçer, yukarıda yazdığım gibi devam ederim, ki büyük ihtimal de öyle olacak.

İlk Yurtdışına çıkarken kendi boyumda bir valiz götürmüştüm. Sonra seneler geçtikçe valiz boyutu küçülmeye başladı. Bu sefer ya pratik ve özellikle küçük; tekerlekli bir valiz+ sırt çantası ya da sadece büyük bir backpack götürmeyi düşünüyorum. Her şeyden birer tane götüreceğim, çünkü mutlaka orada dayanamayıp H&M vurgunu yapacağımı biliyorum.

Marsilya'ya gidiyorsam sadece Bob Dylan için gidiyorum, zira yukarıda gördüğünüz üzere(o derece görgüsüzüm) uçak biletlerim ve konser biletimin toplam maliyeti sadece 96.80 €. İstanbul'da 31 Mayıs'ta verdiği konserin en ucuz bilet fiyatını hatırlayalım bakalım. Şaka gibi değil mi?

Şimdiye kadar her seferinde yalnız gezdim ve çok keyif aldım. Bu kez sıkılabilirim, eski keyfi alabilirim ya da çok daha keyifli geçebilir bu yolculuk. Hiç önemli değil, çünkü hep yolda olacağım. Yolun kendisi bile ayrı hikayeyken, sadece Bob Dylan'ı izlemek için en alakasız iki şehir arasında seyahat etmek başlı başına bir macera değil midir? Belki ileride çocuklarıma anlatacak bir hikaye çıkacak.

O değil de çocukları falan bilmem ama 8 gün için 8 blog yazısı gelecek, hem de aynı günün akşamında gelecek onu söyleyebilirim.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Karanlıkta akrep ve yelkovanı parlayan saat


Huzursuzum, içimde sürekli bir his var. Sanki bir şey yolunda gitmiyor, sanki taşlar yerinde değil. İstediğim huzura kavuşabilmiş değilim. Bir şeyi eksik yaptığıma eminim ve bu beni mutsuz ediyor.

Saçma şeyler yapıyorum. Anlamsızca uzun beyaz bir koridorda bekliyorum. Yanımdan sedyeler geçiyor. Bir jandarma ileride bekliyor. Üzerimde önlüğüm yok, neden beklediğime anlam veremiyor. Kıllanmıyor yine de, çünkü muhtemelen kaçmasın diye oraya dikildiği mahkumu kaçırmak gibi bir niyetim olmadığını biliyor

Beklemeye devam ediyorum. Asma tavana yerleştirilen dijital saat 16:40 diyor. Tam olarak neden beklediğimi bilmiyorum, Ne kadar bekleyeceğimi de... İlerideki cam kapı arada açılıyor, ama hep anlamsız insanlar çıkıyor. Bazıları beni tanıyor, orada neden beklediğime anlam veremiyorlar.

Yine de bekliyorum, cam kapı bir daha açılsın diye bekliyorum. O çıkınca neler söyleyeceğimi bile bilmiyorum, hatta nasıl selam vereceğimi de... Saat 17.00 olmuş ben hala bekliyorum, Jandarma da...

Cam kapı her açıldığında dikkat kesiliyorum. Bazen ona benzeyen biri çıkınca gayri ihtiyari kolonun arkasına çekiliyorum. O anda neden bunu yaptığımı ve eğer bunu yapacaksam ne diye orada olduğumu sorguluyorum. Kendime verecek hiç bir cevabım yok

Önümde iki kişi konuşuyor, sohbetleri bir türlü bitmiyor. İki insan ayak üstü bu kadar konuşacak ne bulabilir ki? Oysa benim ayaklarım ağrıyor.

Saat 17.15 oluyor. Hiç kimseye yararı olmayan işlere koşan October, Ne istediğini bilmeyen Swimmer. Olası diyalogları gözden geçiriyorum, olası senaryolar yaratıyorum. Hiç biri ama hiç birinin kimseye hayrı olmuyor. Cama bakıp düşünüyorum. Belki zaten çıktı, belki çıkmayacak diyorum.

15 dakika daha geçiyor, jandarmalar nöbet değişimi yapıyor. Yeni gelen de bir önceki gibi, beni süzüp, ne yaptığıma anlam vermeye çalışıyor. Yorulmuş hissediyorum, ya da vücudum bana yaptığım şeyin yanlışlığını anlatmaya çalışıyor.

Asansörü çağırıyorum, gelene kadar o cam kapı açılmazsa gitmeye karar veriyorum. O cam kapı açılmıyor ve ben asansöre binip yukarı çıkıyorum. Belki tam o an kapı açılıyor, o çıkıyor, dalgın bir şekilde benim meşgul ettiğim asansörü çağırıyor. İçinde benim olduğumu bilmiyor. Belki bunların hiç biri olmuyor. Bu da milyonlarca çatallanan yolların arasına giriyor ve yaşanmamış paralel evrenlerden birinde yer buluyor.

Kimbilir belki o paralel evrenlerin birinde o cam kapı açılacak, sonu nereye gideceği belli olmayan bir konuşma yapılacaktı, sonrasında o asansöre belki iki kişi binecek. Bilemeyiz, kesinlikle bilemeyiz... Sadece gece ilerledikçe ben sağdan sola dönüyorum, ben döndükçe gece ilerliyor. İki şey sabit, birincisi kolumdaki saatin sesi, ikincisi ise asla uykuya dalamayacağım hissi.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

I'm not a bad person

http://farm3.static.flickr.com/2299/2493952912_0d98538176.jpg

Geride bıraktığım insanlar hakkında endişelenmeye başladığım anda mutsuz oldum. Oysa eskiden ne kadar da rahattı her şey. Arkamı dönüp gidiyor, bir daha da geriye bakmıyordum. Geride kalan nasıl hissediyor, neler yapıyor hiç umursamıyordum. Rahattım, mutluydum.

Ne olduysa artık yapamıyorum. Kulaklarımı kapatamıyorum. Duyduklarıma kayıtsız kalamıyorum. Sorumluluk hissediyorum. Bir şey yapmam gerektiğini düşünüyorum ve elimden genellikle hiç bir şey gelmiyor olması olayları daha da sinir bozucu hale getiriyor.

Sanırım büyüyorum artık ya da giderek geride bırakılanlar hakkında endişelenmeyi hakedecek insanlar haline geliyor. Aslında en doğrusu eskisi gibiymiş. Kimseden sorumlu hissetmemek gerekiyormuş. Yetişkin her insanın kendi hayatını idame ettirebilecek yetenekte olduğunu kabullenmek lazımmış. Aksi mevcutsa zaten o insan için yapabilecek bir şey yokmuş.

O değil de ne güzel günlük güneşlik gidiyorduk, bu yağmur, bu soğuk, bu rüzgar neden?

16 Mayıs 2010 Pazar

Kendime Notlar


Bu hayat senin hayatın ve istesen de istemesen de aldığın kararlardan sadece ama sadece sen sorumlusun. Bu hayatı kendin yaşadığın gibi aldığın kararların sonuçlarını da sen yaşayacaksın. Bir an önce bu gerçekle yüzleşip çevrenden medet ummaktan vazgeçmen en hayırlısı olacak. Neticesinde hepimiz yalnızız, hepimiz oluşturduğumuz adalarda yaşıyoruz..

Hayatında yapacağın büyük değişiklikler öncesi düşüneceğin tek kriter bunu sindirip sindiremeyeceğin olmalı. Sonrasında gece yastığa başını koyup kendinle başbaşa kaldığında ve çevredeki bütün gürültüler sustuğunda gönül rahatlığıyla uykuya dalıp dalamayacağını düşün. Eğer rahatça uyuyamıyorsan bu, aldığın kararlarla ilgili önce kendini ikna etmekte güçlük yaşıyorsun demektir.

Herkes hata yapabilir, bunun yanında herkes hata yaptığını sanıp düzeltmeye çalışırken daha da büyük hatalar yapabilir. Değişmeyen tek şey sonuç ne olursa olsun bununla yaşayacak tek insanın sen olduğudur. Çevrende çok yakınların olabilir. Her şeyini paylaştığın kimseler olabilir hatta bir yabancının objektifliğine sığınıp açıldığın insanlar da olabilir ama unutma ki kimse senin sorunlarını senin yerine çözemez.

Bu gerçekler ışığında hayatını, aldığın kararları, planladıklarını çevrendekilerle müzakere etmen bazen belki de çoğu zaman işleri daha da karıştırır. Sana yakın olanlar aldığın her kararı desteklerler, kısa bir zaman içinde bir birinin taban tabana zıttı iki karar aldıysan dahi desteklerler. Onlar için önemli olan senin kendini rahat hissetmendir. Belki de gerçek arkadaşların yapması gereken de budur. Sonuçta masadaki, herkesin fikrini söyleyerek nihai bir konsensusa ulaşılması gereken ve müşterek taktikler geliştirilmesi gereken bir savaş alanı değil, senin hayatındır ve diğer insanlar çoğu zaman kritik tavsiyeler vermek istemezler. Belki sorumluluktan kaçmak için bunu yaparlar. Durum böyleyken sevgili October, problemlerini ve ikilemlerini kendin çözmelisin.

Kısa bir zaman içinde birbirine zıt iki karar almak utanılacak bir şey değildir, lakin asıl utanılacak şey ne istediğini bilmemektir ve bu bilmeme durumuyla diğer insanları da mutsuz etmektir. Dediğim gibi kısa bir zaman içinde bir birine zıt iki karar almakta yanlış bir şey yokken(sonuçta hayat ampirik tecrübelerden oluşur) yine aynı kısa sürede birincinin aynısı ve bu kez ikinciye zıt, üçüncü bir karar almak yanlıştır. Çevreye ve özellikle kendine karşı kredibiliteni azaltır. Kendine olan saygını azaltır. Ondan dolayı ne istediğine karar vermen gerek azizim.

Evet, genç October belki şimdiye kadar bazı konularda hayat seni hep kayırmış, hiç bir zorluk göstermemiş olabilir. Bundan önce yaptığın seçimler ve verdiğin kararlar sana hep huzur vermiş ve şimdi yaşadığın gibi sende daha önce tecrübe etmediğin ve acılı bir şekilde öğrendiğin rahatsızlıklar yaratmamış olabilir. Gerçek dünya bu ve istesen de istemesen de sen de bu dünyanın içinde yaşıyorsun.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Yaz mı geliyor ne?




Ben işten çıktığımda hava hala aydınlık ve sıcaksa, eve gidip uyumak yerine mütemadiyen Alsancak'a gidip hafif boş mideye buz gibi biralar gönderip gün batımına kadar orada kalma planları yapıyorsam. O zaman yaz gelmiştir. Evet oldukça yüzeyel ama ben cemreyle, tarihle falan uğraşmıyorum, benim kriterim budur, zira mayıs ayında 37 dereceyi gördüysek mayısın haziranın hesabını yapmamak lazım.

Şimdi yazının girişini yazının devamından bir hafta önce yazınca öyle apışıp kalıyor insan. Neyse bir yerlere bağlarız elbet. bir aydır yazmıyorsak o kadar da melekelerimiz kaybolmamıştır herhalde

Yaz geliyor da ne oluyor peki?

1.5 sene tus çalıştıktan sonra 1 sene de(evet, meslekte 1 yılım doldu, ne de çabuk geçiyor zaman değil mi? Elinizde büyüdüm adeta :) hardcore bir şekilde mesleğe başlayınca yazın gelmesinin tek anlamı yıllık izin oluyor. Cidden güzel bir tatile ihtiyacım var, düşününce son düzgün tatilimi 3 yıl önce İspanya'ya gittiğimde yapmışım dolayısıyla yıllık iznimin bir gününü bile boşa harcamama arzusundayım. E bazı planlarım da var tabi.

İki parça halinde olacak yıllık iznim haziranda 8, eylülden sonra da 15 gün şeklinde. O 15 gün hem daha vakit olmasından hem de yeterince uzun olmasından dolayı(ki muhtemelen New York olacak) planlamada çok kararsızlık ve sıkıntı yaratmayacak da beni asıl endişelendiren 1 ay sonraki o 8 gün.

Bir takım girişimlerde bulunmadım değil. Pasaportumun süresini uzattım, biyometrik fotoğraflar çektirdim vize için, tur şirketlerine uğradım turlar hakkında bilgi aldım, akabinde emekli çiftlerle zaten gördüğüm Avrupa şehirlerini gezmek istemediğimi anladım, lakin en önemli olan şeye yani nereye gitmek istediğime karar veremedim.

8 günde çok uzağa açılmanın anlamı olmayacağından Avrupa'nın görmediğim kısımlarına yönelmek daha mantıklı görünüyor. İskandinav ülkeleri ve Benelux bölgesi adaylarımız... Hatta bu gün aklıma gelen ve ryanair'in de ucuz uçuşlarıyla desteklediği, İzmir'den Amsterdam'a gidip 4 gün Amsterdam'da kalıp oradan da Bulduğum ucuz uçuşlarla hep görmek İstediğim Dublin'e geçerek bi 4 gün de orada kalma gibi uçuk bir plan da yaptım. Aslında hiç de fena olmaz değil mi?

THY, Amsterdam, Schipol... Laaan?!

Muhtemelen bu planların içinde kesinlikle Amsterdam olacak zira İzmir'den direkt uçuş var ve en ucuz seçenek aynı zamanda en kaliteli olanı: THY. ilginç bir şekilde pegasus,sunexpress ve bir kaç yabancı şirketten daha ucuz. Amsterdam'dan sonra ya Brüksel-Brugge, ya da o yukarıda yazdığım çılgın planı yapacağım. Onun kararını vermem gerekiyor.


İşte October Swimmer kulunuz böyle planlar peşinde. Bir kere içime kurt düştü mü gaza geldim mi bu işleri sonuçlandırmadan rahat edemem, ki muhtemelen bir hafta sonra biletimi vizemi halletmiş olarak gün saymaya başlayacağım bir yazı yazabilirim. O zamana kadar bilettir, hosteldir, şehirdir, alternatif plandır, vize tüyosudur... Aklınıza gelen her türlü teklife tavsiyeye açığım. Memnun da olurum

27 Nisan 2010 Salı

Borges der ki


Evet, fotoğrafın konuyla hiç alakası yok

"Basarili klupleri inceliyorum, icerigine vakit ayiriyorum, klubün yapisi ne nasil isliyor kafa yoruyoruz.. Basarinin anahtarini arayip bir bakima buraya yillar gecmeden iletme derdine düsüyoruz kendi capimizda.. Yoksa Ahmet iyi oynamamis, Mehmet kötü oynamis cok da farkli yorumlar degil. Yazi ile farkli kilmak mümkün lakin temelde otursak "a bak bunun blogu" var demez kimse.. Gayet siradan insan isi.."

demiş Borges. Peki ben bunu neden buraya koydum?

Bizim, yani ben, Arda, Levent ve Deniz'in arasıra lafı açılan projesi bir Galatasaray blog'u açmaktır. Aslında proje onların projesidir, ben de hep karşı çıkarım. Sebep olarak da futbol üzerine yazacak kadar futbol konusunda yetkin olmadığımı söylerim. Evet, blog yazan insanın illa ki yazdığı konular hakkında uzman olması gerekmez ama fark yaratmak istiyorsanız en iyi bildiğiniz konuyu yazmanız gerekir. Ben de aynen öyle yapıyorum, kendimi yazıyorum.

Futbol blogu yazacaksanız ya da okunan bir futblo blogunuz olsun istiyorsanız, ya Aceto Balsamico gibi gerçekten futbolu bileceksiniz ya da Noat Samisa ya da Flying Dutchman gibi çevreyi, avrupa futbolunu çok iyi takip edecek, sürekli okuyup/izleyeceksiniz aksi takdirde yazdıklarınız "oyunun 65. dakikasında Harry Kewell gerçekten fantastik bir şut çıkardı" minvalinden öteye gitmez.

Şimdi bi iki hafta sonra Deniz askerden dönecek, biz hep beraber oturup bira içerken yine bu konu açılacak. Ben peşinen safımı belli edeyim dedim.

12 Mart 2010 Cuma

Güncellemeler 15: Çömezin gözünden


**İhtisasa başlayalı bugün itibariyle tam 7 ay, doktorluğa başlayalı ise 10 ay olmuş. Göz açıp kapar gibi... O değil de ilk ameliyathaneye indirildiğim günü hatırlıyorum. Hoca uyumu ve toleransı son derece kötü olan bir hastaya lokal bademcik ameliyatı yapıyordu. Hasta bağırıyordu, öğürüyordu, ağzını açmıyordu... Resmen brutal bir görüntü vardı ortada. Ben ise faltaşı gibi açılmış gözlerimle olayı izlerken, uzmanlardan birisi benim dehşetimi görüp; "Korkma, hepsi böyle olmuyor" demişti. Gerçekten olmuyormuş. Şimdi üzerinden sadece 7 ay geçmesine rağmen aynı ameliyatı ben yapıyorum. Ne o dehşetten eser kaldı, ne korkudan...

**Bahar, geliyor musun, gelmiyor musun karar ver canım. Mart başında havalar 20li derecelere çıkınca nasıl da sevindik, ama allahaşkına çamur yağması nedir? Hem de en sevdiğim siyah ceketimin üzerine, yeni yıkattığım siyah arabamın üzerine? Hiç yakıştıramadım. Kendine çeki düzen ver, bak zaten 9 gün sonra geceyle gündüz de eşitlenecek, cemreler falan da düştü. Yeter artık.

**Bir aydır Blog yazmadığıma karar verdim. Bir aydır film de izlemiyorum. Gitar da çalmıyorum. Kayıt da yapmıyorum. Spora gidecektim ona da başlamadım. Sanırım klasik bahar ayları koza dönemine girdim. Yine de bu olayı kırmak için iki blog yazısı ardarda yazıyorum. Ha demem odur ki, fazla zorlanmış bir yazı olduğu kanaatine kapılırsanız, evet zorluyorum doğrudur:)

**Ocak sonunda ertelediğim İstanbul ziyaretimi bu ay sonunda yapıyorum. Bu kez kar da yağsa, taş da yağsa gideceğim. Bir de nisan sonu, mayıs başı gibi boş bir haftasonumda, hazır tüm aile üyeleri orada olacakken, bir Diyarbakır ziyareti planlıyorum. Özledim yahu, geçen yaz o kadar sıkıldığım zamanlar olmasına rağmen evet, gerçekten özledim. Hem belki köydeki sağlık ocağıma da giderim. Ya da zaten iki günlüğüne oradayım gitmeye de bilirim.

**Yaz için New York diyordum da tuhaf ve aklımda daha önce olmayan yerlere de gidebilirim. Şam-Halep-Beyrut olur, Hindistan olur, uzakdoğu olur. Hepsi masada. Varsa önerisi olan onları da dikkate alırım. Ya da bahsettiğim yerlerle ilgili anıları, git-gitme gibi diyecekleri olanları da yorum kısmına alayım lütfen

**Alsancak'ta Reyhan pastanesinin sokağından ilerleyip soldan ikinci sokağa girince Maya diye bir kafe göreceksiniz. Oraya gidin, kahve için, brownie yiyin. Güzel ve sakin bir yer istiyorsanız Maya öyle bir yer. Ya da hepiniz gitmeyin. Maya sakin ve güzel kalsın(sezar hakkı: 24th fret)

**İzmir'e döndüğümde başlayıp iki ay öncesine kadar süren çılgın alışveriş aşkı durulmuş gibi. Artık doyuma mı ulaştım, ya da Zara'nın kış kreasyonunda alacak birşey kalmadığından mıdır bilemiyorum. Belki İstanbul ziyareti yeniden alevlendirir. O değil de İstanbul'a H&M açılmış diyorlar doğru mu?

**Huzur değişik bir kavram. Bazen sadece bir koltuk, bir battaniye, bir kadeh şarap, bir adet ufo ve izlemeye değer bir film yetebiliyormuş huzur için. bir de o esnada saçlarınızla oynayacak bir el ile yatacak bir diz de lazım. Ama sadece diz ve el olması çok ürkütücü olur. Sahibi de var elbette ki siz zaten anladınız ne demek istediğimi.

11 Mart 2010 Perşembe

Pandora kutusunda büyük hissediyor

Açmayacaksın o kutuyu canım

http://www.magicboxlive.com/images/MAGIC-BOX-LOGO(web).jpg

Açarsan ne olur? Hep oldu, bundan sonra da olacak, yılların emeğiyle kurulan bir arkadaşlık yerle bir olur. Ya da yerle bir olması an meselesidir.

Evet, iki insan karakter açısından birbirine zıt olabilir, ama bu durum o iki kişinin arkadaş, hatta çok samimi iki arkadaş olmasına engel olmaz. Hem çeşitliliktir bazen aranan, zıt fikirlerdir. Aynalarla gezerdik aksini isteseydik.

Bu zıtlığa rağmen sen yıllardır bir sorun hissetmeden iyi günü, kötü günü paylaşmışken. Bir anda karşındakinin her hareketi, her sözü sana batmaya başlamışsa sorun biraz da sendedir.

İki insan arasındaki sorunlar konuşularak çözülmez. İki insan arasındaki sorunlar hazmedilerek çözülür, görmezden gelinerek çözülür. Çünkü aslında sorun diye adlandırdığımız şeyler karakter farklılıklarının sivri kısımlarıdır. Yıllarca öğrenirsin o sivri kısma nasıl dokunursan elinin acımayacağını. Ya da dokunmamayı...

Günün birinde karşındakiyle sorunlarını "konuşmaya" karar vermişsen, bunun sadece ama sadece bir anlamı olabilir: O insanı artık gözden çıkarmışsındır. Çünkü o konuşma çorap söküğü gibi uzar. Taa eskilere kadar gider. Konuştukça ne kadar karşındakine battığını ya da karşındakinin sana battığını anlarsın. Anladıkça şaşırırsın

Dediğim gibi yıllar süren bir arkadaşlığı bozmanın en iyi yolu, o kişiyle sorunlarını konuşmaktır. Çünkü karşındakine tarih ve yer vererek anlattığın her örnek seni sona bir adım daha yaklaştırır.

Bu aşamadan sonra iki şey olur. Ya bu konuşma hiç yaşanmamış gibi davranır ve mevcut sivriliklerle yaşamaya devam edersin, ya da daha muhtemeli karşındakini artık her söylediğini iki defa düşünecek, konuşmadan önce duraklayacak bir duruma sokarsın. Düşünür artık "acaba bu yorumum da onu rahatsız edecek mi" diye

Ama her zaman daha kolayı vardır. Konuşmanın sonunda gecenin bir yarısı, bu konuşmayı iyi ki yaptığınızı söyler, kucaklaşarak vedalaşırsınız ve karşındaki kapının eşiğinden muhtemelen bir daha girmemek üzere çıkarken onun gidişini izlersin. Böylece dünya üzerindeki milyonlarca arkadaşlıktan biri daha bitmiş olur.

19 Şubat 2010 Cuma

Co-existence



Beraber varolabilmek lazım...


Mükemmel ilişki tanımını kurcalıyorum bir süredir kafamda. Kimileri öyle bir şeyin olmadığını, bu tanım ve kalıplarla uğraşmadan sadece yaşamam gerektiğini söylüyor, belki de haklılar. Yine de alamıyorum kendimi, formüller kuruyorum, manifestolar hazırlıyorum, tüm dünyadaki ilişkileri kurtaracak çözümler düşünüyorum. Bir şey oluyor mu? Elbette hayır


En azından şunlar olmalı ama

**Çiftler iki insanın füzyona uğramasıyla oluşan garip ucube yaratıklara dönüşmemeli. Tek fikir, tek hareket, tek istek, tek arzu, tek endişe, tek mutsuzluğa dönüşmemeliler.

**Bir taraf diğer tarafı domine etmemeli, Hadi domine eden tarafı anlıyorum, belki ego tatmininden olaydaki yanlışı göremiyordur da, çekinik taraf sen hiç kendinle başbaşa kaldığında düşünmüyorsun? Hmmm karşındakine yapışmaktan kendinle başbaşa kalacağın vaktin olmuyor değil mi?

**Dünya görüşleri, siyasi görüşler, müzik, film, kitap zevkleri ve hatta en basit refleksler aynılaşmamalı. Hani en baştan beri birbirinin tamamen aynısı iki insansanız anlaşılır ama siyah ve beyaz kontrastlığındaki iki insanın ilişkisinden çıkan kirli siyah ya da koyu gri kötü oluyor yahu. Hiç bir zaman saf bir gri oluşturamıyorsunuz çünkü.

**Artık bir çiftsiniz diye her şey beraber yapılmamalı. İki insanın da ayrıca hayatları olmalı. Kimse kimsenin alanını kısıtlamamalı. Ne bileyim, arada kendi arkadaşlarınızla da görüşün, arada yalnız kalıp kendinize zaman ayırın, ama ne yazık ki böyle talepler taraflara hakaret gibi geliyor çoğu zaman.

**Arkadaş evlat edinilmemeli. Sonra ileride bir gün ayrılıyorsunuz ve olan önce birinizin arkadaşı olup sonra ikinizle de aşırı samimileşen zavallı insana oluyor.

**Artık bir sevgiliniz var diye yapacağınız planlar ertelenmemeli. O planlar sevgiliniz gelmeden önce de vardı ve muhtemelen o gittikten sonra da olacak. Düşünsenize bir yıldır bir tatil, bir hobiye yönelik kurs ya da en basitinden spor salonuna yazılmak gibi bir plan yapıyorsunuz ve o gelince hepsi çöpe atılıyor. Yok oluyor mu? Elbette Hayır. Ukte oluyor, her mutsuzlukta karşı tarafa suçu atacağınız ukteler oluyor. O yüzden ertelemeyin, hepsini yapın. Evet, ilişkiyi bozabilir bu kadar kişisel plan yapmak ama içinizde patlayacağına elinizde patlasın.

**Yine güven sorununa geliyoruz. Aramıyorsa aramasın kardeşim. Kasmayın, iğneleyici mesajlar da göndermeyin. Size verilen değerin, arama ve mesaj toplamının karekökünün, Fielding&Hornby İlişki Katsayısıyla çarpımından ortaya çıktığını düşünüyorsanız artık bu postu daha fazla okumayın, zira farklı dünyaların insanlarıyız sizinle kuzum.

**İki taraftan birinin kişisel mutsuzluğu, endişeleri ilişkinin gündeminde en üst sıraya oturmamalı. tamam apatik olun, birbirinizi umursamayın demiyorum da. Karşı tarafın tamamen kendi hayatıyla ilgili ve muhtemelen ne yaparsanız yapın çözemeyeceğiniz bir sorununun sürekli üstüne giderek o sorunun ortadan kalkmasını sağlayamayacaksınız. Olur da o bu sorunları sürekli bahane ediyor ve/veya bunlardan ikincil kazançlar elde ediyorsa, gidin ve başka bir sevgili aramaya başlayın.

**Modeller ve kalıplardan uzak durulmalı. Evet, hepimizin kafasında ideal insan var, ama şunu artık öğrenin öyle biri yok! En iyi ikinci alternatifi bulmaya çalışıyoruz hepimiz, ama sen buna rağmen "Ayrıldık, çünkü izlettiğim Lynch filminden bir şey anlamadı" diyorsan "sen ne anladın ki bebeğim" derim. Hayatta başarılar dilerim

**Bu yazdıklarıma çok kafayı takmamak lazım. Eğer "o an" yaptığın/sana yapılan herhangi bir şey seni ve/veya onu(ahah veya'yı bencil okuyucularım için ekledim) mutlu ediyorsa anı yaşamak lazım. Zaten biteceği varsa mutlaka başka bir yerden patlar ve biter.

11 Şubat 2010 Perşembe

The Curious Case of Robert Chase

House izleyenler başlığa bakıp anlamıştır yazının kimi anlattığını, izlemeyenler için ben özetleyeyim ama muhtemelen onlar için bu yazı bir şey ifade etmeyeceğinden okumaya devam etmeyebilirler.

http://www.housemd-guide.com/images/chase.jpg

Robert Chase kardeşimiz, House MD adlı Televizyon dizisinde Jesse Spence tarafından canlandırılan bir karakter, kendisi yıllardır özenle soluna yapıştırdığı ve bu sezon ani bir kararla kestirdiği (ki yabancılar bu karara artık: "The Behlül Movement" diyorlar) saçları ve güzel giyim tarzıyla, ayrıca Avusturalya aksanıyla tanınır.

House'un diagnostik ekibine "intensivist" yani, yoğun bakım uzmanı ünvanıyla(ki kendisi anestezi ve reanimasyon bölümünün yan dalıdır) katılan Chase, ilerleyen sezonlarda House'un ekibinden ayrılır ve ne olduysa ondan sonra olur.

Birden hastanenin cerrahi departmanına geçen Chase'i her ne hikmetse artık bütün cerrahi operasyonları yaparken görmeye başlarız. Kendisi adeta, biz cerrahi branş asistanlarının bir birimize takılırken kullandığımız tabirle "vakadan vakaya" koşmaktadır. İster istemez Yoğun bakım uzmanının ne ara hastanenin bütün cerrahi vakalarını yapan adamı haline geldiğini merak eder insan

İşte Dr. Chase'in yaptığı ameliyatlardan bazıları:

-Kolektomi: kalın barsağın çıkarılması-Genel Cerrahi
-Adrenalektomi: böbrek üstü bezinin alınması- Genel Cerrahi
-Nefrektomi: Böbreklerden birinin çıkarılması- Genel Cerrahi/Üroloji
-Anevrizma tamiri: Ana atardamardaki genişlemelerin tamiri- Kalp ve damar cerrahisi
-FESS: İleri endoskopik sinüs cerrahisi- Kulak Burun Boğaz
-Kraniyotomi: Kafatasının açılmasını içeren beyine yönelik girişimler- Beyin cerrahisi
-El mikrocerrahisi: Eldeki tendon, damar ve sinirlerin mikroskopik onarımı: Ortopedi
-Karaciğer Translpantasyonu(YUH!!!!) Karaciğer nakli- Genel Cerrahi/Transplant Cerrahisi

http://i908.photobucket.com/albums/ac289/zer03908/jesse-spencer-says-hello-house-md-9.jpg
The Behlül Movement

Şimdi kaba bi hesapla Dr. Chase'in bütün bu ameliyatları yapmaya yetkili bir cerrah olması için takriben 25-30 senelik eğitim, Bu ameliyatları tek başına yapmaya vakıf bir cerrah olması için de 40-45 senelik bir tecrübeye ihtiyacı var. Peki Chase kaç yıldır cerrahlık yapıyor: 2. Durun yazıyla iki yazayım ki daha çok görünsün. Hal böyleyken sadece iki yılda böyle cerrahlar yetiştiren Amerikan tıpta uzmanlık eğitim sistemine şapka çıkarmak kalıyor bize, ne diyebiliriz ki...

Peki gerçekte nasıl?
Amerika'da Cerrahi branş seçecekseniz ihtisasınızın ilk yılında bütün cerrahi bölümleri içeren bir rotasyonunuz olur. İlk yıl bitiminde yetenekleriniz, istekleriniz ve ilgili bölümlerdeki kadro durumuna göre spesifik olarak bölümlere yerleştirilirsiniz. Yerleştirildiğiniz cerrahi bölümdeki(Kadın doğum, genel cerrahi, kalp damar cer, beyin cerrahisi....) eğitim süreniz ise 4-6 yıl arasında değişir. Bu eğitim süresi sonunda ise o bölümün uzmanı olursunuz.

Normalde tıbbi detaylara çok sadık kalan House'un danışman/senarist kadrosunun böyle bir şeyi nasıl ve neden ihmal ettiğini anlamadım. Herhalde dizideki cerrahi vakalar da yabancıya gitmesin, ekstra casting masrafı olmasın diye düşündüler. Halbuki cerrah adam var ekipte, Taub yapardı ameliyatları... Neyse yapacak bir şey yok ama biz yemiyoruz bunları haberiniz olsun...