21 Aralık 2009 Pazartesi

Paralel evrende "Cumartesi"

http://quakeragitator.files.wordpress.com/2008/08/slideshow_06.jpg

Bazen kelimeler o kadar tehlikelidir ki, akıldakini açık açık yazmak-yersiz ve zamansızsa- onulmaz yaralar bırakır.

...yavaşça kafenin üst katına çıktım. Neden bilmiyorum ama toplamda yirmiyi geçmeyecek basamakları tırmanmam uzun zaman aldı. Yine de yukarı çıkabilmiştim, önemli olan buydu. Bir sürü boş yer vardı, yine de normalde yaşadığım "boş otopark sendromu"nu yaşamadım. Oturacak yerimi biliyordum.

Oturdum, bilgisayarımı açtım ve yazmaya başladım. Her şeyden yazıyordum. Kafenin arkaplanda çalan müziğine rağmen benim fonumda Damien Rice- Cannonball'u söylüyordu. Ya winamp'ta çalıyordu, ya kulağımda kulaklıkta, ya da kafamın içinde. Önemli değildi. Damien Rice, Cannonball'u söylemeliydi işte.

Sonra O geldi. O da programlanmış gibi oturacağı yeri biliyordu. En uzağımdaki masaya oturdu. Önündeki kağıda bir şeyler çiziktiriyordu. Arada ise masaya koyduğu fotoğraflara bakıyordu. Detayları seçemeyeceğim kadar uzakta oturuyordu, yine de fotoğraflardaki bir kaç yüzü çıkartabildim. Etrafla ilgilenmiyordu, kendi dünyasında bir şeylerle uğraşıyordu.

İzlemeye devam ettim. Uzunca bir süre sadece izledim. Her hareketini izledim. Uğraştığı her şeyi ben de biliyordum sanki. Yine de bir şey demeden izlemeye devam ettim. Benliğimin yarısı, ne kadar uzak olursa olsun seslenmemi, bir şekilde dikkatini çekmemi istiyordu. Diğer yarısı ise bunun hiç de iyi bir fikir olmadığını savunuyordu. Kafedeki o kadar insanın içinde en uzağındaki masada oturan insana seslenmek pek uygun bi hareket değildi. Üstelik her şeye rağmen seslenecek cesareti bulsam bile O dönüp bakmazsa kafeyi terketmek zorunda kalabilirdim. Evet, diğer yarım anksiyete senaryoları uyduruyordu. Biraz evham, biraz gerçeklik... Aradaki uygun oranı bulmalıydım sadece.

Dediğim gibi uzunca bir süre izledim onu, sanki aylar, hatta yıllar geçmiş gibiydi. Neden sonra cesaretimi toplayıp seslendim. Kimse oralı olmamıştı. Sanırım onun dışında kimse duymadı. O ise yaptığı işten başını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi.

Yanına gitmedim, masalarımızın arası çok uzaktı. Bağırarak konuşmaya başladık, kimsenin umrunda değildi nasıl olsa. Rahatsız hissetmedim, rahatsız hissetmedi. Ne hakkında konuştuğumuz önemli değidi. Yine de konuştuk, konuşabilmek önemliydi. Beklentisiz konuştuk, sohbet miadını doldurunca da vedalaştık. Bilgisayarımı çantama koydum ve soğuk sokağa çıktım.

İnce giyinmiştim, soğuk içime işliyordu ama mutluydum. Mutlu ya da mutsuz olmamı gerektiren bir durum yoktu, buna rağmen gülümsememi gizleyemiyordum. Ertesi günü bekliyordum. Yine aynı kafede aynı masaya oturmayı, onun da aynı masaya oturmasını beklemeyi. İkimizin de masaları belliydi çünkü. Birbirine uzaktı ama yine bağırabilirdim. Bağırarak konuşabilirdim. Konuşmaya bu kez nasıl başlayacağımı bilmiyordum ama bir yolunu bulurdum.

Kim bilir belki bir gün aynı masaya da oturabilirdik. Benliğimin oyunbozan yarısı sinsice sırıtıyordu. "Bu kez iyi kıvırdın, ama kendi yararın için çok kaptırma, üzülmeni istemem; çünkü üzülünce beni de üzüyorsun" dedi. Haklıydı, ne diyebilirdim ki?

2 yorum:

Sel dedi ki...

istiyorum ki aynı kadının hikayesini okuyalım bundan sonra sadece. o kimse işte.

24th fret dedi ki...

birisi şu Hugh Grant'e bir Julia Roberts bulsun lütfen.